Herkes kendine bir bakabilse
“Dünya derbisi” nitelemesiyle cilalanıp pazarlanmaya çalışılan bir Fenerbahçe-Galatasaray maçını daha geride bıraktık. Başta ortaya konan oyun olmak üzere teknik direktöründen, yöneticisine, medyasından taraftarına kadar yine bir dizi kalitesizliğe ve yavanlığa tanık olduk.
Ne var ki hiç kimse kendisine bakmıyor, öz eleştiri yapmıyor ve bu sefil tablodaki payını sorgulamıyor. Bunun yerine sürekli başkalarını suçlayarak işin içinden sıyrılmaya çalışıyorlar.
Elbette hakemler yine gündemin baş sırasında ve hedefte.
Hakemin “kötü performansının” FIFA kokartı olmaması ve yabancı dil bilmemesiyle ilişkilendirilmesi komik. Sanki maçı FIFA kokartlı ve yabancı dil bilen bir hakem yönetse ona laf etmeyeceklerdi. Bundan önceki pek çok derbiyi yabancı dil bilen FIFA kokartlı hakem yönetti de ne oldu?
Hatta daha da genişletip şöyle soralım: Geçen seneki Galatasaray-Fenerbahçe derbisini dünyanın en iyi hakemlerinden biri olarak kabul edilen Slavko Vncic yönetmişti de ne oldu? Onu da eleştirdiler. Oyuna hakem odaklı bakılır ve hakem eleştirisi yapmak işin temeli haline getirilirse, her maçta buna uygun çokça malzeme bulunabilir. Hakemlere atıp tutmak ve hakem bahanesine sığınmak işin en kolay yanı. Zor olan, oyunun gelişimiyle, oyuncuların performansıyla ilgili bilgi gerektiren konuşmalar yapmak. Hakem takıntılı kafalar, gelişimin önündeki en büyük engellerden biri.
Arıza, hakemden çok hakeme bakışta. Dünyanın neresinde hatasız maç yöneten hakem var ki? Futbolun en üst düzeyde oynandığı ülkelerde bile hakemler çok ciddi hatalar yapabiliyor.
Hakemler bazı kararlarını yorum üzerine verirler. İşin içine anlık yorum yapma zorunluluğu girince zaman zaman hata yapmak kaçınılmaz hale gelir. Televizyon karşısında bir pozisyonu farklı açılardan defalarca izledikleri halde ortak bir karara varamayanların, anında karar vermek zorunda olan hakemleri dillerine dolamaları çok zavallıca.
Özellikle teknik direktörlerin hakem bahanesine sığınması, dikkatleri kendi yetersizliklerinden uzak tutma çabasından başka bir şey değil. Akıllarınca hakemleri suçlayarak sorumluluktan sıyrılmaya çalışıyorlar.
Tabii şu da bir gerçek ki hakemler, taraftar baskısından etkilenebiliyor. Bu baskı, emin olamadıkları bazı pozisyonlarda ağırlıklı olarak ev sahibi lehine karar vermelerine yol açabiliyor. Dünyanın her ülkesinde ev sahibi takımlar hakem yönetimi konusunda avantajlı olabiliyor. Özellikle çok sayıda taraftara sahip takımlar. Taraftar sayısı ne kadar çoksa, baskı o oranda artıyor ve hakemleri etkileme gücü de o oranda yükseliyor. Kulüpler koca koca stadyumları boşuna yapmıyor.
Sporun içinde, “Ev sahibi olma avantajı” diye bir kavram var. Bu avantaj, çeşitli fiziki, teknik koşulların bilindik/alışıldık olmasının yanı sıra kuşkusuz hakemleri etkileme şansına sahip olmayı da kapsıyor. Ve bütün takımlar bu avantajı kullanmak için ellerinden geleni ortaya koyuyor.
O nedenle, kendi sahalarında hakemleri baskı altına almak için her yolu deneyenlerin, deplasmanda aynı şeylerin kendilerine yapılmasına isyan etmesi hiçbir anlam taşımıyor.
Fırsatını bulan herkes aynı haltı yediği için hakemler üzerinden hak ve adalet arayışına girişmenin de hiçbir inandırıcılığı yok.
Sonuçta hakem de insan, ne kadar sağlam bir sinir sistemine ve duygusal yapıya sahip olursa olsun, yine de olağanüstü ortamların yarattığı baskıdan etkilenebilir. En ufak bir hatada ağır saldırıların hedefi olacağını bilmek bile başlı başına ciddi bir baskı kaynağı. Yoğun baskı altında olup da hata yapmamak neredeyse imkansız...
Yetersizliğin, kalitesizliğin olduğu yerde elbette oyun değil hakem konuşulur. Oyunu konuşmak bilgi ve kültür gerektirir zira.
Okan Buruk, maçla ilgili konuşmaya değer bir şey olmadığını söylemekle kalmıyor, bir de tribünden yapılan bir saldırıya ve saha içindeki sertliğe göndermede bulunarak canlarını zor kurtardıklarına dikkat çekiyor. Tabii bu kadar abartınca komik oluyor ve söylediklerinin de bir değeri kalmıyor. Oysa, maçla ilgili olarak olumlu şekilde söz edilecek tek şey oyuncular arasındaki ilişkilerdi. Bütün futbolcular, rakibe saygıyı elden bırakmadan sportmence mücadele etti. Milan Skriniar hariç. O tam anlamıyla kendini kaybetmişçesine bir şuursuzlukla her türlü gaddarlığı sergilemekten geri durmadı.
Okan Buruk’un dediğinin tam tersine üzerinde çokça konuşulması gereken bir maç aslında. Her şeyden önce yavanlığın, kalitesizliğin sebeplerini bulmak üzere oyunu ciddi biçimde sorgulamak gerekiyor. Okan Buruk hakemi suçluyor ama kendisinin ve oyuncularının yaptığı hangi vahim hatalar yüzünden galibiyeti kaçırdığının farkında mı acaba?
Saha kenarında gerek hareketleri, gerekse de sözleriyle sürekli itiraz halinde. Oyuncularından çok, hakemlerle diyalog kuruyor.
Oyunu saha dışına çekme çabası, bu doğrultuda kullandığı jargon ve saha kenarında sık sık kart görmesine neden olan gerginliğiyle Mourinho’yu hatırlatıyor Okan Buruk...
Maçlardan sonra oyundan çok, hakem konuşulduğu için maalesef herkeste “Türkiye’de futbolun en büyük sorunu hakemler” gibi bir algı oluştu. Oysa futbolun asıl sorunu, öz eleştiri eksikliği ve bahane üretme kültürü. Oyun, bilgiyle, eleştiriyle, öz eleştiriyle gelişir, bahanelere sığınarak değil…
Futbolcular bağlamında maçın en tiksinti verici hareketi ise son dakikada Fenerbahçe’nin beraberlik golünü atan John Duran’dan geldi. Golünü tribünlere dönük penis şovuyla kutlayarak eril pespayeliğin zirvesine adını yazdırdı Kolombiyalı oyuncu.
Beraberlik golünün sevinciyle, tribünde sanki Şampiyonlar Ligi’ni kazanmışçasına ergence hareketlerle coşan başkan ve yönetici takımı da trajikomikliklerle dolu tablonun bambaşka garabetteki bir parçasını oluşturdu…
Maçtan sonra ise bir Fenerbahçeli yönetici, “Futbol ayakta oynanır” “incisiyle” Galatasaraylı oyunculara göndermede bulunarak tüm olup biten çapsızlıkların üzerine tüy dikmeyi ihmal etmedi!..
Evrensel 31 yaşında!
31 yıldır emeğin sesi olan Evrensel, gücünü sadece okurlarından alıyor. Emeğin sesinin daha gür çıkması için sen de güç ver.
Dijital Evrensel uygulamamız güncellendi
İndir, Oku, Dinle...
Evrensel'i Takip Et