29 Kasım 2025 06:16

Koyunlar insanı yedi, insanlar zehre düştü

Kapitalizm, eski toplumun kalesi olan “köylüyü” yok etti ve onu ücretli işçi haline getirdi. Feodalizmin çözülmesiyle kurulan bu yeni ekonomik yapının büyümesiyle birlikte kırsal nüfusa duyulan ihtiyaç azaldı; köylüler yüzyıllardır bağlı oldukları topraklardan koparıldı. Özellikle 16. yüzyıl İngiltere’sinde yaşanan dönüşüm öyle sertti ki “koyunlar insanları” yemişti. Aslında bu metafor, tekstil patronlarının artan yün talebi yüzünden tarım alanlarının çitlerle çevrilip boşaltılmasını, insanların geçim kaynaklarının yok edilmesini ve ilksel birikim sürecini tarif ediyordu.

Yerinden edilenler ya ucuz iş gücüne dönüştürüldü ya da derin bir yoksulluğa sürüklendi. Kapitalist birikimin ilk adımlarını oluşturan bu dönüşüm, temel gerçeği gösterdi: Kâr arayışı, toplumun ihtiyaçlarından daha belirleyici hale geldiğinde, üretim alanları da insanlar değil, geliri artıracak faaliyetler için şekillendirildi. Teknik ilerleme ve toplumsal üretim süreçleri birleşirken, tüm zenginliğin iki temel kaynağı olan toprağı ve işçiyi kuruttu. [1]

Bu mantık bugün gıda sektörünün egemeni. Şirketler kârlılığı maksimize etmek için tarımı ve gıda üretimini sermayenin çıkarlarına göre yeniden düzenliyor. Böylece tarihsel olarak “çitleme”yle başlayan bu anlayış, günümüzün dev gıda şirketlerinde farklı biçimlerde yaşamaya devam ediyor.

Hangi gıdaların üretileceğine, nasıl dağıtılacağına ve pazarlanacağına muazzam güce sahip gıda tekelleri karar veriyor. Gıda pişmiyor, gıda ‘yapılıyor’. Küresel olarak artık beslenmenin yüzde 75’i yalnızca 12 bitki ve beş hayvan ile sağlanıyor.

Geleneksel gıdaların yerini ne aldı? Fizikçi Barabasi, temel gıdaları inceledi ve yiyeceklerimizde 26 binden fazla farklı kimyasal bulunduğunu tespit etti. [2] İşlenmiş gıdalarda bulunan bu kimyasallar üretim maliyetini düşürüyor, işlenmiş gıdaları uzun ömürlü ve daha lezzetli kılıyor. Dahası beynimizi maniple ediyor. Çoğu sağlık üzerinde belgelenmiş etkilere sahip. Esasen her gün milyarlarca insan, işlenmiş gıdalar yoluyla binlerce farklı kimyasalı ‘yiyor.’

Yiyeceklerde en çok kullanılan yapay aromalardan biri olan vanilya aroması sahte bir form, petrokimyasallardan veya talaştan kimyasal olarak elde ediliyor. Tereyağı tadı olan yiyecekler tadını içinde yüzde 0.02 oranında bulunan “tereyağı özütü”nden alıyor. Gıda şirketlerinin kimyasalları aynı zamanda sinek ilaçları, spreyler, dolgu macunları, deodorantlar, bilgisayar kasaları, plastik araba kaplamaları, boyalar, tutkallarda kullanılıyor…

Ancak bununla sınırlı değil. Bu kimyasal dolu ‘şeyler’ bizi kendilerine bağımlı kılıyor. ABD’de toplumun aldığı kalorinin yüzde 67’si aşırı işlenmiş gıdalardan geliyor. Kelimenin gerçek anlamıyla “doygunluk” hissini insanların elinden almayı amaçlıyor.

Bir oturuşta dokuz tatlı kaşığı şeker yiyemezken, içinde dokuz tatlı kaşığı şeker olan kutu kolayı nasıl içebiliyoruz? Vücut normal koşullarda kandan atma kapasitesini aşacak miktarda saf şekeri tüketmeyi reddederken koladaki şekeri nasıl kabul ediyor? Coca-Cola’da dışarıdan eklenen fosforik asitten kaynaklanan aşırı ekşilikle zenginleştirilmiş kafein acılığı bulunuyor. Fosforik asit ve kafein şekerin içeri girebilmesini sağlıyor. Tüm bunların yanında soğuk ve gazlı…

Fosforik asitse fosforlu kayaların kömürle yakılmasıyla üretiliyor. Yalnızca kolada değil, yol asfaltını düzeltmek için de kullanılıyor. Fosforik asit sadece şekeri gizlemiyor, kemiklerdeki minerallerin dışarı sızmasına da neden olabiliyor. 

Kapitalizmin ikonik şirketi, yeryüzünde milyarlarca insana ancak asfaltın kabul ettiği kimyasalı yediriyor. Bugün, suyun olmadığı en yoksul ülkelerde Coca-Cola otomatları var. Sadece Türkiye’de geçtiğimiz sene 1.5 milyar ünite kasa ‘içecek’ satarak 1.9 milyar dolar gelir elde etti.

Sayısız benzeri örnek verilebilir.

Kâr potansiyeli, gıda sektöründe tekelleşmeyi artırdı. Bugün tarımsal değer zincirine beş büyük çok uluslu şirket hakim: Archer Daniels Midland, Bunge, Cargill, China Oil and Foodstuff ve Louis Dreyfus. ‘Büyük beşli’ topluca ‘ABCCD’ler olarak anılıyor. ‘Büyük beşli’, küresel ticari tahıl ticaretinin yüzde 70 ila yüzde 90’ını kontrol ediyor.

Tohum, pestisit, tarım makineleri ve hayvan ilaçları sektörlerinde küresel pazarın yüzde 40’ından fazlası dört şirketin elinde.

Türkiye’de gıda üretimi yapan şirket sayısı 19 bin 865, bu şirketlerin 665’i büyük ölçekli. En büyük 500 sanayi şirketinin 111’i gıda üretimi yapıyor. 2024’te gıda üreten 19 bin 865 şirketin elde ettiği toplam net kâr 115.5 milyar TL’ydi. Bu net kârın 109.6 milyar TL’lik kısmını sadece en büyük 665 gıda firması elde etti. Yani kârın yüzde 95’ini şirketlerin yüzde 3’ü aldı. (Örneğin Coca-Cola İçecek 14.8 milyar TL kâr etti.) Bu tutarlar, küresel ölçekte olduğu gibi Türkiye’de de gıda şirketlerinde tekelleşmenin olduğunu gösteriyor.

Türkiye’de süt ürünleri piyasasını yedi, makarna piyasasını dört, bebek mamaları üretimini iki, yağ piyasasını iki, margarin piyasasının neredeyse tamamını üç, hazır kahve piyasasının yüzde 60’ını bir, çikolata piyasasını üç, piliç eti piyasasını beş şirket kontrol ediyor.

Tekelleşme; aynı zamanda spekülasyon, enflasyon, tağşiş ve daha fazla kimyasal demektir.

***

Türkiye işçi sınıfı, adına ‘gıda’ denemeyecek çöplerden kaçamıyor. Vücudumuzu, paketlenen zehirler hasta ediyor. Daha ucuz ve erişimi kolay işlenmiş gıdaları daha iyi seçeneklerle değiştirmek, zaman ve para açısından katlanılamayacak kadar pahalı.

Kapitalist kâr mantığı, dünyada hiç olmadığı kadar kalori yaratırken sağlıksız beslenmeyi işçi sınıfı için olağan hale getirdi. Dolayısıyla gıda yalnızca gıda şirketlerinin zehri ‘akut’ durumdan fazlası. Zehriyle yavaş yavaş ve kitlesel ölüme yol açıyor. İşte bu, yaşanan küresel bir korku hikayesidir.

Dipnotlar:

  1. ^ K. Marx, Kapital 1. Cilt, Yordam Yayınları, s.481-482
  2. ^ Albert-László Barabási, The unmapped chemical complexity of our diet, bit.ly/49JJ0IY

Uğur Zengin

Koyunlar insanı yedi, insanlar zehre düştü
0:00 0:00
1.00x
0:00 / 0:00
1.00x

Evrensel'i Takip Et