Bütçenin sınıf karakteri
Devlet bütçesini yalnızca teknik kalemler ve sayısal veriler üzerinden okumak hem eksik hem de yanıltıcıdır. Çünkü bütçeler, sanıldığının aksine, sadece rakamlardan oluşan teknik metinler değil; sınıf çıkarlarının en yoğun şekilde yansıdığı somut siyasal politika belgeleridir.
2025 yılının ilk on ayına ait bütçe gerçekleşmeleri ve Plan ve Bütçe Komisyonunda görüşülmekte olan 2026 Merkezi Yönetim Bütçesi teklifi, iktidarın bütçeyi nasıl bir sınıf politikası aracı olarak kullandığını bütün açıklığıyla ortaya koyuyor.
2025’in ilk on ayında halktan toplanan 8 trilyon 729 milyar liralık verginin büyük bölümü; doğrudan işçiden, memurdan, emekliden ve asgari ücretliden alınan gelir vergisi, KDV ve ÖTV gibi dolaylı vergilerden oluşuyor. Bu vergilerin nereye harcandığına bakıldığında tablo daha da netleşiyor. Yalnızca faiz ödemelerine 1 trilyon 819 milyar lira ayrılmış durumda; bu rakam geçen yılın aynı dönemine göre yüzde 73.5 gibi olağanüstü bir artışa denk geliyor. Bu durum, faizin yalnızca finansal bir araç değil, aynı zamanda sermaye lehine işleyen sınıfsal bir tahsilat mekanizması olduğunu gösteriyor.
Cari transferler için ayrılan 4 trilyon 328 milyar lira ise karşılıksız gelir aktarımlarının büyüklüğünü ortaya koyuyor. Bu kalemde şehir hastanelerinin, köprü ve otoyol şirketlerinin, kamu-özel iş birliği projelerinin garanti ödemeleri ile finans sektörüne aktarılan kaynaklar bulunuyor. Aynı dönemde eğitime ayrılan bütçe 1.5 trilyon lira, sağlığa ayrılan pay ise yaklaşık 994 milyar lira. Yani eğitim ve sağlık gibi temel kamu hizmetlerine ayrılan kaynaklar, faiz ödemeleri veya cari transferler karşısında yarışamayacak kadar düşük. Bu tablo, iktidarın her yıl bütçeyi hazırlarken baştan itibaren “Emekçiden daha fazla vergi toplayan ve sermayeye daha fazla kaynak aktaran” otomatik bir mekanizma kurduğunu gösteriyor.
2026 yılı Merkezi Yönetim Bütçesi teklifi de bu sınıfsal tercihin daha da pekiştirilmiş halidir. Kaynakların yine yerli ve yabancı sermayeye akacağı, faiz ödemelerinin yükünün artacağı açıkça görülüyor. İşçiye, kamu emekçisine, emekliye bütçeden yine kayda değer bir pay ayrılmıyor.
Hem 2025’in ilk on ayındaki bütçe harcamaları hem de 2026’ya ilişkin bütçe hedefleri, iktidarın ekonomik yönetimde hangi sınıfsal önceliklere sahip olduğunu net bir şekilde gösteriyor. Özellikle eğitim ve sağlık bütçelerinin gereğinin çok altında tutulması; bu alanların daha fazla ticarileştirilmesi ve özel sektörün payının büyütülmesi hedefiyle örtüşüyor.
Gelir dağılımındaki eşitsizlikler, vergi politikalarının kimleri koruyup kimleri yük altında bıraktığı ve sermayenin kâr mantığının gündelik hayatı nasıl belirlediği ya da biçimlendirdiği görülmeden neye karşı mücadele edildiğini fark etmek mümkün görünmüyor. Çünkü sınıf mücadelesi insanların en somut yaşam deneyimlerinden doğar. Sabit gelirli emekçiler için maaştan kesilen her vergi, fiyat etiketlerindeki her artış, kira ve fatura yükü; sermaye düzeninin işleyişine dair doğrudan bir deneyimdir.
Ücretler eridikçe, gıdaya erişim zorlaştıkça, vergi yükü emekçinin sırtına bindikçe ve yaşam maliyetleri katlanılamaz seviyelere geldikçe, bütün bu sorunların sadece “bireysel ve geçici sıkıntılar” olmadığı, apaçık bir sınıfsal sömürü ilişkisinin ürünü olduğu daha açık hale gelir. İşte asıl mücadele, bu gerçeklik kavrandığında ve emekçilerin sesi, bütçedeki sınıfsal adaletsizliğe karşı birleştiğinde başlayacak.
Evrensel'i Takip Et