15 Kasım 2025 06:44

Sporda ‘ahtapotun kolları’ ve direnenler

Manchester United’ın ABD’li Glazer ailesine satılmasına karşı açığa çıkan tepkiler sonrası 2005’te kurulan ve Ken Loach’un “Looking For Eric” filmine de ilham veren radikal futbol kulübü FC United of Manchester (FCUM) taraftarları bir süredir yine hareketli. Türkçeye “Bu seviyede futbol, televizyon başındakilere değil tribündekilere ihtiyaç duyar” şeklinde çevirebileceğimiz “Football at this level relies on people turning up, not tuning in” vecizesiyle yola çıkan FCUM’ciler kendilerinin de mücadele ettiği yerel alt liglerde dahi televizyon yayınları için klasik maç günü ve saati “Cumartesi 15.00”in değiştirilmek istenmesine tepki gösteriyor. Kulüp açıklamasında bu seviyedeki kulüplerin tribün geliri ve yerel halkın organik desteği olmadan tutunamayacağına üstelik işlevsiz kalacağına vurgu yapılıyor ve maçlar için televizyon yayını yapılacaksa dahi bunun formülünün farklı olması gerektiği belirtiliyor: “Bu düzeyde futbol, taraftarlarına, oyunculara, gönüllülere, destekçilere ve yerel topluluklara aittir, yayın platformlarına değil.”

İngiltere’nin 7. liginde mücadele eden, sadece taraftarlarına ait (Onlar arasında Eric Cantona ve Steve Coppell gibi eski Manchester United’lılar da var) küçük bir kulübü dahi varoluşsal krize sürükleyen ekonomik yapı ve onun dayatmaları bu sektörün tek değişmez gerçeği. Çünkü -arsada ya da borsada farketmez- futbol, kapitalist toplumun bir ürünü ve kapitalizm evlatlarını çoğunluğa kaptırmaktan hiç hoşlanmaz. O yüzdendir ki bir ahtapotun kolları gibi (Hello Erdoğan) her yeri sarar, her yere nüfuz eder ve onu kontrolü altında tutar. İngiltere 7. Ligi ya da Guatemala Ligi fark etmez; yereli yutar, gücü tekelleştirir, futbolseverliğin/taraftarlığın en edilgen formu neyse onu hayata geçirmek için uğraşır.

Kentliden kaçırılan spor

Bu mücadelenin esas mekanı kenttir elbette. Nasıl ki modern kentler, kapitalizmin ürünüyse modern sporlar da bu kentlerin içinde ete kemiğe bürünmüştür. İlk spor kulüpleri, çoğu hâlâ “yaya kenti” büyüklüğünde olan bu sıkışık, pis, konsantre kalabalığa nefes alma imkanı tanıyan yapılar olarak yaygınlaşıp, popülerleşti. Doğal olarak yalnızca kendi komünitesinden beslenen, henüz küçük komşuları ya da ötesindekileri yutmaya girişmemiş, bu anlamıyla kapitalist karakteri henüz o kadar da baskın hale gelmemiş yapılardı. Ama kent değiştikçe, “ahtapotun kolları” uzadıkça iş değişti.

Özellikle ABD’de kulüp sahiplerinin kâr arayışı, yerel bir topluluğun parçası/sözcüsü olarak “spor kulübü” geleneğinin altını oydu. 1957’de Brooklyn Dodgers’ın “patronun emriyle” Los Angeles’a taşınması New York sakinlerinin belleğinde sözlü tarih ve edebiyat yoluyla bugün hâlâ yaşayan bir hayal kırıklığı bıraktı. Bu olay sporun patronlarıyla taraftarları arasındaki karşıtlığı açık şekilde ortaya koydu. Artık Amerikan kulüplerinin, sosyal varlıklar değil kâr amaçlı şirketler olduğu tescillenmişti.

Kent/spor ilişkisinin bir mücadele alanı olarak zuhur edişinin ilk örneklerine 1932 Los Angeles Yaz Olimpiyat Oyunlarında rastladık. Büyük Buhran’ın hemen ertesinde Amerikan halkı açlıktan kırılırken oyunlara harcanan paralar, “Olimpiyat değil ekmek istiyoruz” sloganlarıyla protesto ediliyordu. Aynı günlerde Chicago’da da Komünist Parti üyeleri alternatif bir olimpiyat düzenlemeye girişmişti. “İşçi olimpiyatları” kavramı o yıllarda Chicago’lu komünistlerin sandığı kadar literatür dışı bir şey değildi. Hatta 1920’lerden beri tüm Avrupa’yı saran yaygın bir pratikti ama faşizmin yükselişi, 2. Dünya Savaşı ve SSCB’nin bu dönemde spor politikasına dair yaptığı tercihler bu geleneğin sonunu getirdi. Yine de 2000’lere gelene kadar Kuzey Amerika’da başrolünde kentin olduğu sportif mücadelelerde olimpiyat oyunları önemli bir yer tuttu. Toronto’nun 1996 adaylığına karşı 1989’da oluşturulan “Sirk Değil Ekmek” koalisyonu bunlar arasındaki en önemlisiydi. Koalisyonun halka dağıttığı broşürlerdeki şu slogan da sermaye baskısı altındaki spor temalı kentsel mücadelelerin rehber cümlesi oldu: “Toronto halkının gerçek ihtiyaçları öncelikli olmalıdır: Barınma, iyi işler, kreş, güvenli ve temiz bir kent, toplum temelli spor.”

Ve Wilkens…

Sporu kuşatan koşulları iyileştirmek/değiştirmek için bizzat sporcuların da muhalefeti oldu elbette. Bu mücadele kimi zaman profesyonel spor içinde modern köleliği anımsatan kuralları baştan yazmak için verildi, kimi zaman da doğrudan siyasi mukavemeti içerdi. Hafta başında kaybettiğimiz NBA efsanesi Lenny Wilkens bu süreçlerin her noktasında yer aldı. 1960’larda NBA oyuncuları aktif örgütlenme ve boykotlarla sendika dahil birçok temel hakkı “zorla” lige sokarken de 1970’lerde Spencer Haywood kendisinden sonraki tüm NBA oyuncularının geleceğini kolaylaştıracak “dört yıl kuralı”nı esnetirken de oradaydı. Aynı dönemlerde en ağır bedelleri ödeyen John Carlos, Tommie Smith’i tüm dünya biliyor; NFL’nin ABD emperyalizminin podyumu olmasına karşı neredeyse tek başına direnen Dave Meggyesy’den, Oscar Robertson, Kareem Abdul-Jabbar, Bill Russell gibi büyük efsanelerden de Evrensel sayfalarında bahsetme fırsatı bulduk. Ama Wilkens’a özel olarak değinememiştik. Bu vesileyle bu eksikliği de bir nebze olsun giderelim. Onların yaptığı her şey sporu sadece patronların bir aracı olmaktan çıkarıp halka yakınlaştırmada rol oynadı.

 

Mithat Fabian Sözmen

Sporda ‘ahtapotun kolları’ ve direnenler
0:00 0:00
1.00x
0:00 / 0:00
1.00x

Evrensel'i Takip Et