Bütçede yer bulamayanlar!
Bütçeler, iktidarların aynasıdır aslında. Gelirleri kimlerden aldığının, kaynakların kimlere dağıttığının, dolayısıyla o iktidarın kimin, kimlerin iktidarı olduğunun da göstergesi... Meclis Plan ve Bütçe Komisyonu’nda görüşülen 2026 yılı bütçesi de AKP, dolayısıyla Erdoğan iktidarının kimlerden yana olduğunun da göstergesidir.
Parlamenter sistemde bütçeler Maliye ve Hazine Bakanlığı tarafından hazırlanıp, Meclis’e gönderilir, her yıl Kasım –Aralık aylarında da önce Meclis Plan ve Bütçe Komisyonu’nda, sonra da Genel Kurul’da görüşülüp karara bağlanırdı. Görüşmeler için yine aynı prosedür uygulanıyor, ancak bu kez bütçeyi hazırlayan Saray’ın yani Erdoğan’ın bizzat kendisi… “Bütçeler Meclis’te görüşülür” diyoruz ya evet, sadece ‘görüşülür’. Zira bütçeye ilişkin muhalefetin hiçbir önerisi dikkate alınmaz. Bu, önceki iktidarlar döneminde de böyleydi, 23 yıllık AKP iktidarları döneminde de fazlasıyla böyle. Çünkü sermaye iktidarları oylarını halktan, işçi ve emekçiden alır, ancak hizmetleri hep sermaye içindir. Tıpkı Turgut Özal’ın “Ben zenginleri severim” dediği gibi Erdoğan da zenginleri, beşli çeteyi sever; bütçe kalemleri de bu zenginler için ayrılır, ama bunu açıkça dillendirmez…
Bütçe kalemlerini incelediğimizde açıkça görürüz ki yine milyarlarca lira savunmaya, büyük projelere, inşaatlara ayrılmış, yine bu bütçe kalemlerinde çocukların, kadınların, yoksulların, işçi ve emekçilerin adı yok. Yine yok sayılmış, görünmez olmuşlar.
Sermiyan Midyat’ın oyuncusu ve yönetmeni olduğu “Al Lav Yu” filminde diyor ya “Tinne yok, aslında var, ama yok...” diye. Gerçek hayatta çocuklar, kadınlar, emekçiler var ama bütçede yoklar…
***
Refik Durbaş’ın türkülere de ilham veren şiirinde dediği gibi: “Elim sanata düşer usta/Dilim küfre, yüreğim acıya/Ölüm hep bana/Bana mı düşer usta?”… İşte bu ölümler, acılar hep işçi ve emekçilere, kadınlara, okulda olması gerekirken sanayinin dişlileri arasında görünmeyen küçük bedenlere düşüyor. Tıpkı Kocaeli’nin Dilovası ilçesinde bir parfüm deposundaki yangında ölen 16-17 yaşlarında iki kız çocuğu, 6 kadın işçi gibi… İSİG Meclisi’nin de vurgu yaptığı son 5 günde 5, bu yılın başından bugüne kadar 78 çocuk işçinin çalışırken yaşamdan kopartıldığı gibi… Adları Tuğba, Nisa, Cansu, Nursefa, Alperen, Ahmet, Gökhan… çalışmak zorunda bırakılan binlerce çocuk gibi…
Alınmayan önlemler, yapılmayan denetimler, korunan-kollanan sermaye, ağır çalışma koşulları nedeniyle yaşamdan koparılan kadın, çocuk işçiler, emekçiler… Küçük yaşta evlenmek ile çalışmak ikilemi arasında bırakılan kız çocukları… Eğitimde olması gerekirken sermayeye ucuz işgücü yaptırılan çocuklar. UNICEF verilerine göre Türkiye’de 2024 yılında 16-17 yaşında 9 binden fazla kız çocuğu evlendirilmiş. İstatistiklere yansımayan ise çok daha fazlası… TÜİK’in verilerine göre bile 15–17 yaş grubundaki çocukların yüzde 24,9’unun işgücüne katıldığı yani çalışmak zorunda bırakıldığı bir ülke gerçeği… Üstelik bu rakamlar sadece kayıtlı olanlar. Tarlada, sanayide, pazarda, atölyede, sokakta çalışan on binlerce çocuk bu sayının içinde bile değil. Artık çocuk emeği, çalışan çocuklar gerçeği bu ülkede istisna değil, sistemin bir parçası haline getirilmiş. (Merkezi Eğitim Merkezleri) MESEM’ler zaten “Eğitim” görünümünde çocuk işçiliğinin yasallaşmış hali... Sabahın erken saatlerinde işyerine gidip akşamın geç saatlerine kadar çalışmak zorunda bırakılan 15–16 yaşındaki hatta daha küçük yaştaki çocuklar… Ne tam öğrenci, ne tam işçi, ucuz emek sömürüsünün elemanları… Bu kadar zor koşullarda, uzun saatler çalışmak zorunda bırakılan, adına iş kazaları denilen, gerçekte ise iş cinayetlerinde yaşamlarını yitirdiğinde ise adları “öğrenci” değil, “işçi” olarak geçen çocuklar…
***
Başta çocuklar, bu sömürü çarkına, işçilerin canları pahasına sürdürülen bu sömürü sistemine adları büyük büyük olan sendikalardan, konfederasyonlardan ise hiç ses, tepki yok. Konfederasyonlar demişken aklıma da Türk-İş’in bir dönemler “Çalışan Çocuklar Bürosu” oluşturması ve Türkiye’nin ILO tarafından geliştirilen, kısa adıyla IPEC diye bilinen Çocuk İşçiliğinin Sona Erdirilmesi Uluslararası Programı’nı 1992 yılında kabul eden ve bu program çerçevesinde çocuk işçilikle ilgili projeleri hayata geçiren ilk 6 ülkeden biri olması geldi… Tıpkı İstanbul Sözleşmesini ilk kabul eden ülkelerden olup, sonra da işine gelmeyince bir gecede sözleşmeden çıkması gibi…
Türk-İş, 1993 yılında ILO Türkiye Temsilciliğiyle IPEC çerçevesinde bir protokol imzalamış ve bu protokol ile kısa vadede çalışan çocukların çalışma koşullarını iyileştirmek, uzun vadede çocuk işçiliğini ortadan kaldırmak ve çocuk işçiliğiyle mücadele etmek ve bu çocukları okula kazandırmak için çalışmalar başlatmıştı. Bu doğrultuda Türk-İş Genel Merkezi’nde aynı yıl “Türk-İş Çalışan Çocuklar Bürosu” kurulmuştu. Sonradan öğrendiğime göre Türk-İş adına büro çalışmalarını yürüten Özcan Karabulut’a yol verilmiş, büronun akıbeti ise belli değil. Yıllar sonra bu çalışmalara ilişkin sohbet ettiğimiz şair, yazar Özcan Karabulut, büronun çok verimli çalışmalar yürüttüğünü, birçok ilde çocukların okul hayatına kazandırılması, çalışma yaşamında değil, okullarda olması doğrultusunda çalışmalar yaptıklarını anlattı. Çalışan Çocuklar Bürosu’nun illerde yaptığı çalışmalara ilişkin çok sayıda raporun da bulunduğunu, sonradan diğer konfederasyonlarla da ortak işler yapıldığını aktaran Karabulut, “Üç konfederasyonun Diyarbakır, Gaziantep, Adana, Bursa ve Çanakkale’de hayata geçirdiği, ‘Sokakta Yaşayan veya Yaşama Riski Olan Çocukların Eğitime Kazandırılması Projesi’ doğrultusunda da 1600 çalışan çocuk Milli Eğitim Bakanlığı’na bağlı yatılı okullara yerleştirilmişti” diye hatırlattı. Bugün ise çocuklar adı MESEM olan uygulamalarla okullardan kopartılarak çalışma yaşamına itiliyor…
***
Bir ülkenin geleceği, çocuklarının ne kadar iyi beslendiğiyle, ne kadar eğitim alabildiğiyle de ölçülür. Ama Türkiye’de çocuklar hem aç, hem eğitimsiz, hem de çalışırken ölüyor. Bugün iş cinayetlerinde ölen her çocuk, bu ülkenin vicdanına kazınmış bir yaradır. Bu ülkede çocuklar okula aç gidiyor, karnının gurultusundan ders dinleyemiyorsa demokrasiden, adil dağılımdan söz edilebilir mi? O iktidarın emekçi iktidarı olduğu söylenebilir mi?
Buradan bir kez daha seslenelim: Çocukların yeri okuldur, atölyeler, MESEM’ler, fabrikalar değil. Ve bu çocuklar için de bir öğün ücretsiz, sağlıklı yemek ve su bir haktır. Öyle, “3 çocuk, yetmez 5 çocuk” demekle olmaz. İnsanca yaşanabilecek ücret, sağlıklı barınma koşulları, ücretsiz eğitim ve sağlıklı gıda her ailenin hakkıdır ve iktidarlar da bunu sağlamakla yükümlüdür.
Evrensel'i Takip Et