9 Kasım 2025 06:10

Mamdani’den Demirtaş’a, samimiyet çözer mi?

Çarşamba gününün en azından bir bölümünü Zohran Mamdani’nin New York belediye seçim zaferini konuşarak geçirdik. Haber kanallarını kapatıp bir süre bir Hollywood dizisine dalmak gibiydi. Sonra hemen ayrıştık. ‘Mamdani sosyalist midir, İslamcı mıdır?’ tartışmasına girmeyeceğim. Çok sevdiğim bir arkadaşım Demirel’e atfedilen sözü hatırlattı: "Binaenaleyh Ege bir göl değildir."

Uluslararası medya, bizdekinin aksine Mamdani’nin ve öncesinde İrlanda’da cumhurbaşkanı seçilen Catherine Connolly'nin, hatta Hollanda seçimlerinden birinci parti olarak çıkan D66’nın lideri Rob Jetten’ın kampanyalarında sosyal medya etkisini tartışıyor. 68 yaşındaki Connolly’nin basketbol ve futbol becerilerini gösteren videoları viral olurken, kampanyasını bağıran bir politika yerine kısık, yumuşak sesli, samimi bir savaş karşıtlığı üzerine kurdu. Sokak hareketlerine, LGBTİ+’ları kapsayan eşit evliliğe, kürtaj hakkına destek verdi. Instagram ve Tiktok influencer’larını iyi kullandı. Rob Jetten’in özellikle sağcı lider Geert Wilders’i geçmesi benzer taktiklerin Hollanda’da umutları yeşerttiğini gösteriyor. Jetten de sokak hareketleriyle güçlendi. Kendisini bir gey aktivist olarak tanımlamak da yanlış olmaz sanırım. Connolly’nin celtic motifli afişleriyle Mamdani’nin Bollywood film afişlerini anımsatan kampanya görselleri birbirine çok benzetiliyor. Ayrıştırıcı sağ popülist liderlerinin öfkeli söylemlerinin karşısında bu yeni galiplerin taktikleri popüler kültür endüstrisini ve “demokrat sosyalistleri” çok heyecanlandırdı. Guardian’a yazan Rohan Sathyamoorthy meselenin sosyal medya değil samimiyet olduğunu savunuyor ve şöyle diyor: “Bir sosyal medya kampanyası asla sadece kamera önünde poz vermek veya gülümsemekle ilgili değildir. Bu, adayların filtrelenmemiş halkla ilişkilerinin ve kurumsal gücün sınırlarının ötesinde coşkulu destekçilerden oluşan kitlesel bir taban oluşturma becerilerinin bir yansımasıdır… Bu açıdan bakıldığında, [İngiltere’de] bir sonraki seçimde Muhafazakârlar ile İşçi Partisi'nin değil, Yeşiller ile Reform Partisi'nin karşı karşıya gelmesinin nedeni birdenbire anlaşılır hale gelir.”

Şimdi biraz bulutlardan inelim ve yeryüzünde neler olduğuna bakalım. Bu üç liderin de başarısının arkasında ülkelerinde Gazze soykırımına karşı çıkan kitlelerin etkisi var. Gazze yalnızca dümdüz edilmiş bir kara parçası olmadığı gibi orada yapılan soykırımın sonuçları da Filistinlilerden çok daha geniş bir coğrafyayı etkiledi. İngiltere’de, İrlanda’da, Hollanda’da çok geniş katılımlı Filistinlilere destek eylemleri yapıldı. Kitleler bir insanlık dramına tanık olma ve hiçbir şey yapamama çaresizliğinin yanı sıra iktidardaki sağ partilerle bu soykırım arasındaki sinik anlaşmayı gördüler. ABD’de ise durum daha dramatik çünkü geçen yıl örneklerini gördüğümüz gibi orada Filistin yanlısı olmanın bedeli daha ağırdı. Mamdani bu koşullara rağmen, son dönemde biraz geri adım atmak zorunda kalsa da Filistin’e desteğini çekmedi. İsrail’le ticareti kesmeyen sermaye ve onu kollayan iktidarlar toplumdaki adaletsizlik duygusunu yeniden kanattı, isyan biraz da buna. Bu nedenle yeni galibiyetler solun zaferi hissi yarattı. Oysa yanıltıcı. Connolly'nin İrlanda’da yürütmeye bir etkisi yok. Jetten’in zaferi sanıldığı kadar büyük değil, kendisini solda tanımlamıyor ve koalisyon oluşturamama riski var (daha detaylı bilgi için Spot Haber Kooperatifi’nin “Bir tas çorba bile suç” adlı yayınını izlemenizi öneririm). Dahası binlerce kişiyi etkileyebilecek bir göçmen yasasıyla sınanacak. Mamdani’nin seçim başarısının altında barınma ve ulaşım sorunu gibi sosyal demokrat vaatler yatsa da bunun ne kadarını başarabileceği henüz belirsiz. Kaldı ki “uzmanlar” Trump’ın zaferinin altında da benzer bir toplumsal tepkinin yattığını söylüyorlardı. Mamdani’ye ya da diğer Demokratlara giden oyların bir kısmı, ABD’yi “great” yapmak yerine Beyaz Saray’ın balo salonu ve tuvaletlerini yenileyen, hükümetin kapanmasına ve birçok kamu hizmetinin durmasına yol açan  Trump’a tepkiden kaynaklı da olabilir. Sonuç olarak şartlar sosyal medyada sergilenen ve ikna edici olduğu söylenen samimiyetin yetemeyeceği kadar karışık ve zorlu.

Bu üç liderin siyasi dili, Türkiye’nin sonunda AİHM kararına uyma sinyali verdiği, dolayısıyla serbest kalmasını umut ettiğimiz Selahattin Demirtaş’ın barış sürecine dair önerileriyle paralellik gösteriyor. Demirtaş, 31 Ekim’de T24’e yazdığı “Sürecin muhasebesi”nde kardeşliğin toplumsallaşması için bir dizi öneri sunmuştu. Hepsi de yapıcı ve samimi öneriler kuşkusuz, ancak sürecin toplumsallaşması için çok daha derin yapısal sorunları ortadan kaldırma potansiyeli taşıyıp taşımadığı şüpheli. Adalete güvenin kalmadığı, belirsizlik ve güvensizlik hissi yaşayan bir toplumu bırakın, bir ailede dahi “kardeşlik” bağlarını güçlü tutmak zor. Kaldı ki bu toplum barış istediğini yıllar önce güçlü biçimde kanıtlamıştı. Şimdi bir tarafta yasal altyapısı olmayan bir Komisyon, diğer tarafta Suriye’yi bir rant alanı olarak paylaşmaya çalışan Türk ve Kürt sermayesi, bu süreci oy devşirme potansiyeline göre yürüteceğini bildiğimiz bir iktidar var. Süreç için “barış” sözcüğünü bile kullanmayan Cumhur İttifakı’nın iki gazetesi Yeni Şafak ve Türkgün neyin kavgasını veriyor sizce? Mehmet Uçum, pazar yazılarında mealen ‘barışı konuşmuyoruz, o sonra Anayasa değişikliği ile olacak’ derken Kürtlere hangi hakları vaat ediyor?

Barış inşasına dair her çaba değerli ama toplumsallaşması için toplumda bu sürece dair bir güven oluşması gerekiyor. Toplumun bir kısmı bu sürece inanmıyorsa, “aldatılmışlık” hissi yaşıyorsa bunun sebebini geçmişten beri Kürt sorununun varlığına mesafeli birkaç gazetenin, siyasetçinin söylemlerinde aramak nafile. Esas konu adaletsizlik, eşitsizlik ve sömürü ilişkilerine dayanan politikalara nasıl karşı çıkıldığında. Türkiye’de ve başka coğrafyalarda…

Ceren Sözeri

Mamdani’den Demirtaş’a, samimiyet çözer mi?
0:00 0:00
1.00x
0:00 / 0:00
1.00x

Evrensel'i Takip Et