8 Kasım 2025 14:02

TKP ve Okuyan ne diyor?           

CHP ve sosyalistler arasındaki ilişkiyi konu alan kimi yazarların düşünceleri bazı yazılarımda eleştiri konusu olmuştu. Ülke faşizmin yakın bir tehlike olduğu önemli bir dönemeçten geçiyor ve bu tür sorunların tartışılmasından daha doğal bir şey olamaz. Eğer bu sorun ülkenin politik gerçekleri göz önüne alınarak tartışılabilirse, sol ve sosyalizm adına hareket edenleri politik ve ideolojik olarak geliştirebileceği gibi, onların iktidara karşı mücadelelerini de doğru bir zemine oturtabilir. Ama bu faydaların ortaya çıkabilmesi için tartışmaya katılan taraflardan ilk olarak beklenen davranış, karşı tarafın ne dediğini dürüstçe aktarması, kendi cephesinden eleştirisini bunun üzerine inşa etmesidir. ‘Sol hareket bu konuda zaaflıdır, yüzeysel suçlamalar, kara çalmalar furyası burada egemendir’ diye düşünülebilir. Ama ne olursa olsun biz böyle bir tartışmanın dürüstçe ve hakkıyla yapılmasının, sol için olsun, mücadele etmek isteyen uyanış içindeki işçi ve emekçi için olsun, geleceğinden kaygı duyan genç için olsun, ufuk genişleten bir biçimde yapılmasının yararlı olacağını düşünüyoruz.

Şimdi konuya geçebiliriz. Haber.sol.org’da TKP Genel Sekrteri Kemal Okuyan ile Nevzat Evrim Önal tarafından yapılan bir röportaj yayımlandı. İlgili bölüm şöyle: "Evrensel Gazetesi yazarı Ahmet Yaşaroğlu’nun "İşçi sınıfı hareketi zayıf, sosyalizm mücadelesinin bu ortamda bağımsız bir güce dönüşmesi mümkün değil, bu yüzden CHP'yi sola çekmek gibi bir görevimiz var" argümanını savunduğunu aktaran Nevzat Evrim Önal, "Sosyalist hareket işçi sınıfı hareketi zayıf olduğu için mi zayıf? Eğer durum buysa sosyalist hareketin CHP'yi çekiştirerek güçleneceği mi düşünülüyor" diye sordu. Sosyalist hareketin yükselişinden bağımsız bir işçi hareketi yükselişinin olamayacağını vurgulayan Kemal Okuyan, “zayıfsak ittifak kuralım” yönündeki düşüncenin zayıf kalmakla eş anlamlı olduğunun altını çizdi ve “Devrimci stratejide her zaman dominant unsur devrimcilerdir. Bir devrimci hareket, tali unsur olduğu bir ittifaka girmez” dedi.[1]

Soru ve verilen yanıt bu! Yazılarımı düzenli takip eden okuyucular bunlarda “İşçi sınıfı hareketi zayıf, sosyalizm mücadelesinin bu ortamda bağımsız bir güce dönüşmesi mümkün değil, bu yüzden CHP'yi sola çekmek gibi bir görevimiz var” düşüncesinin savunulmadığını çok iyi bilir. N.E. Önal hiç olmazsa bunların nerede nasıl söylendiğini bir kanıtla göstermeliydi. Ama onun yapmadığını biz yapalım ve bu konuda kaleme aldığımız yazılarda ne dendiğini kısaca aktaralım. “Öncelikle vurgulamak gerekir ki, sosyalistlerin -kim sosyalist kim değil ayrımını saklı tutarak- CHP’yi desteklemek, eleştirerek desteklemek, onu sola çekerek desteklemek gibi bir görevleri yoktur. Ama sosyalistlerin demokrasi mücadelesine tüm güçleriyle katılmak, bu mücadelenin başarıya ulaşması için CHP dahil, demokrasi ve özgürlükleri savunan tüm güçlerle birlikte Saray Rejimi’ne karşı mücadele etmek, bu amaç için gerekirse cepheler, güç birlikleri oluşturmak gibi bir görevleri vardır.” Burada ne sosyalizm, ne de sosyalistlerin CHP’yi sola çekmeye çalışması gerekir gibi bir düşüncenin kırıntısı var mı? Olmadığını bu satırları okuyan aklı başında herkes kolaylıkla görebilir.

Gelelim Okuyan’ın bu çarpıtılmış soruya yanıtına: "Sosyalist hareketin yükselişinden bağımsız bir işçi hareketi yükselişi olamayacağına" vurgu yapan Okuyan, 'Zayıfsak ittifak kuralım yönündeki düşüncenin zayıf kalmakla eş anlamlı olduğunun altını çiziyor ve devrimci stratejide her zaman dominant unsur devrimcilerdir, bir devrimci hareket tali unsur olduğu bir ittifaka girmez' diyor. Okuyan’ın söylediklerini ileride ele alacağız. Önce bu konuda ne söylemişim onu kısaca hatırlayalım:

“Gelelim sorunun diğer yanına: CHP desteklenerek sosyalist hareket inşa edilemez ya da güçlendirilemez. Sosyalist hareketin güçleneceği alan işçi sınıfı ve emekçi yığınlardır. Bugün işçi sınıfının bağımsız politik bir hareket olarak hareket etmesi de, kendiliğinden kitlesel -ekonomik temelli de olsa- hareketi zayıftır. Bunun pek çok nedeni bulunmaktadır ve bu yazının sınırları içinde bunu ele almak olanaklı değildir. Ama işçi hareketinin bu zayıflığının sosyalistler üzerinde inkar edilemeyecek bir etkisi bulunmaktadır. Tek cümle ile bu etki sosyalistlerin de zayıf olmasıdır. Dayandığı sınıfın hareketi zayıfsa, onun politik temsilcileri de zayıftır. Bu durum ne sosyalistlerin sınıf içindeki çalışmasını, ne de genel olarak mücadelesini, amaçlarını engellemez ama çağrılarını, taktiklerini, hareket tarzlarını etkiler.”

Sosyalistlerin güçlenmesine ilişkin yazılanlar kısaca bunlar. Okuyan’ın ileri sürdüğü gibi “Sosyalist hareketin yükselişinden bağımsız bir işçi hareketi yükselişinin olamayacağını” savunmak boş laftır. İşçi hareketinde ekonomik, politik, sosyal haklar için vb. pek çok mücadele biçimi var ve sosyalistler olsa da olmasa da işçi sınıfı bu mücadeleyi bilinç ve örgütlenme düzeyine bağlı olarak verir. 19. yüzyılın ortalarına doğru patlayan Çartist hareketin sosyalistlerle bir ilgisi yoktu. Bütünüyle işçi sınıfının çalışma ve yaşam koşullarından kaynaklanan bir hareketti. Bu hareket sendikalaşma ve iş gününün sınırlanması dahil pek çok hakkı iktidardan ve sermayeden koparıp aldı. Ülkemizde Zonguldaklı madencilerin Büyük Ankara yürüyüşlerini de sosyalistler -kuşkusuz içinde sosyalistler de vardı- örgütlemedi. Sermayeye ve iktidara karşı somut talepleri için mücadele eden işçiler bu büyük mücadeleleri yarattı. Tarihte işçi mücadelelerinde buna benzer çok örnek vardır. İşçi sınıfının sermayeye ve onun iktidarlarına karşı mücadelesi sınıfın nesnel durumundan, yani emekle sermaye arasındaki temel çelişkiden kaynaklanır ve kapitalist sistemde şimdiye kadar bu çelişkiyi ortadan kaldıran bir gelişme yaşanmamıştır.

Peki sosyalistler bu işçi mücadelelerinin neresindeler?

Bilimsel sosyalizmi kendisine kılavuz edinmiş devrimci bir işçi partisi varsa, görevi bu mücadelelere katılmak; onu, taleplerini ve mücadelesini daha tutarlı ve kararlı yürütmesi için çaba göstermek; işçi sınıfının, sermayeyi yıkmak, sınıfsız, sömürüsüz bir dünya kurmak için mücadele edecek bir bilince ve örgütlenmeye ilerlemesi için çaba göstermektir. Yani sosyalistlerin görevi bütünüyle politik, ideolojik bir görev olarak şekillenmiştir ve merkezinde de bu hareketi iktidar için mücadele eden bir harekete doğru ilerletmek bulunmaktadır. Bu işçi hareketlerinde eğer bir parti, sosyalist bir örgüt vb. yoksa hareketin içindeki sınıf bilinçli işçilerin, sosyalizme ulaşmış aydınların görevi komünist, sosyalist bir partiyi oluşturmak için çaba göstermektir. Bütün bunların yazılış nedeni bellidir: İşçi sınıfının mücadelesi onun nesnel koşullarından, sermaye ile girdiği sömürü ilişkisinden kaynaklanan bir mücadeledir. Parti de işçi hareketi ile sosyalizmin birliğinden doğmaktadır. Ama benim yazımda tartışılan işin bu yönü değildir. “Dayandığı sınıfın hareketi zayıfsa, onun politik temsilcileri de zayıftır. Bu durum ne sosyalistlerin sınıf içindeki çalışmasını ne de genel olarak mücadelesini, amaçlarını engellemez ama çağrılarını, taktiklerini, hareket tarzlarını etkiler” denilerek, bugünkü somut gerçeğe vurgu yapılmaktadır.

Bugün kitlesel politik mücadele CHP merkezli yürüyen ama seçimi hedefleyen, ufku dar, sınırlı bir çerçevede mitingler biçiminde sürmektedir. İşçi sınıfının, bir sınıf olarak ekonomik veya politik temelli genel kitlesel bir mücadelesi henüz ortada yoktur. Sendika bürokrasisi ve ağaları sınıf hareketini engellemeyi başarmaktadır. Tek tek fabrika ve iş yerlerindeki mücadeleler hep olsa da bunlar sınıfın birleşik genel hareketine dönüşememektedir. Bu durum sosyalistlerin sınıfın mücadelesine ilişkin çağrılarını ve taktiklerini doğrudan etkilemektedir. Nesnel durum buysa işçi sınıfına genel politik kitle grevi, genel direniş, fabrikalardan sokakları ve alanları işgal etme çağrısı yapılamaz. Yapılırsa da bu çağrılar havada kalır. Yazıda sosyalistlerle, işçi sınıfı arasındaki ilişkiye ilişkin vurgulanan bu tür gerçeklerdir. Ülkede sadece ekonomik temelli kitlesel bir işçi hareketi olsa bile bu genel politik atmosferi değiştirir, devrimci sosyalistlerin önüne geniş bir alan açabilir. Eğer politikayı boş gevezelik olarak değil de ülkedeki mücadeleye ciddi güçlerle müdahale etmeyi amaçlayan bir alan olarak görüyorsak, bu nesnel gerçeğe gözlerimizi kapatamayız. Politik mücadeleler fiziki güce ihtiyaç duyar. Bu yoksa veya zayıfsa söylenen her söz, yapılan her çağrı niyet beyanı olarak kalır.

Ama denilecektir ki ortalıkta kendine sosyalist ve komünist diyen pek çok akım, parti ve örgüt var. Kimin sosyalist, komünist olduğu tartışmasına girmeden bu konuda şu tespit yapılmalıdır: Bunlar şimdiki durumda ordusuz generallerdir. Eğer bunlar ülkenin politik gündemine, politik mücadelesine etkili bir biçimde katılacaklarsa, orada etkin bir söze sahip olacaklarsa işçi sınıfı ve emekçi kitleler içinde güçlü bir destekçi kitleye sahip olmak zorundadırlar. Yoksa iş “Papa’nın kaç tümeni var”a döner, ki bunun da işçi sınıfının politik mücadelesine bir faydası yoktur. Politikada ittifaklarda sosyalistlerin, devrimcilerin “dominant” olması bütünüyle güçlerine bağlıdır. Kimse onlara gelin başımıza geçin demeyecektir. İttifaklar iktidar mücadelesi için yapılır ve bu ittifaklarda asıl gücü temsil edenler “dominant” olabilir. İttifak yapılmadan iktidarın alınabildiğini ise devrimler tarihi yazmaz.

Ve gelelim güncel aktüel mücadeleye: Ülkede bir faşist tehlike varsa, zaten kırıntı halinde olan demokratik hak ve özgürlükler her geçen gün bir bir ortadan kaldırılıyorsa ülkede demokrasiyi, hak ve özgürlükleri, adaleti ve barışı savunan her kesim sınırları net olarak çizilmiş veya çizilmemiş ittifaklar yapabilirler, ittifak yapmıyorlarsa da aynı yönde birbirleriyle paralel olarak mücadeleyi sürdürebilirler. TKP’nin olmadığı ve yan çizdiği alan tam da burasıdır. O sosyalizm adına bütün lafları peşpeşe sıralar ama söz konusu olan bu tür bir mücadele olunca laiklik, cumhuriyet değerleri, cumhuriyetçilerin birliği, tarikatların varlığı, emperyalizm vb. gibi gerekçeleri peşpeşe sıralayarak böyle bir mücadeleden uzak durur. TKP için Zülal Kalkandelen gibi Kürt haklarına karşı Anayasa’nın 66. maddesini militanca savunan bir takım ulusalcılar bu konuda yanyana gelinebilen güçlerdir ama içinde Kürtlerin de yer alacağı bir demokrasi ve eşitlik mücadelesiyle araya mesafe koymak, bu mücadeleye karşı bildiri kaleme alıp imza toplamak gayet meşru ve ahlakidir!

TKP kendisinin “muhalefete muhalefet etmekle” eleştirildiğini, suçlandığını ileri sürüyor. Ama mesele bu değildir. TKP asıl olarak demokrasi, eşitlik ve özgürlük mücadelesine muhalefet etmektedir. Kendisiyle güncel olarak yürüyen politik mücadele arasına kalın bir çizgi çekmesinin nedeni de budur. Ama bu, hadi başka bir niteleme kullanmayalım, işçi ve emekçi halka karşı yapılan ağır bir hatadır. Çünkü ülkenin geleceğini belirleyecek mücadele tam da burada verilmektedir. Bu mücadele ülkede faşizmin, iktidarın himayesindeki dini ve siyasi gericiliğin püskürtülmesi, demokrasi, demokratik hak ve özgürlükler, Kürtlerin temel taleplerinin kazanılması mücadelesidir. Bu demokrasi mücadelesine katılmadan, işçi sınıfını ve emekçi halkı bu mücadelenin tecrübesi ile donatmadan ne iktidar ne sosyalizm yönüne doğru en küçük bir adım atılabilir.

TKP eğer “süreç” dolayısıyla bir takım ulusalcı ve Kemalist çevrelerin, sosyal-şovenizme göz kırpan sol kesimlerin tepkileri var diye "Ben bunları çevremde toplayayım, bu sayede biraz güçleneyim” politikası ile hareket ediyorsa belki bu çevrelerden biraz kazanım elde edebilir. Ama bu kazanım işçi sınıfının ve emekçi halkın birliğine, ortak mücadelesine karşı bir kazanım olacaktır ve demokrasi, özgürlük mücadelesine gücü oranında darbe vuracaktır. “Sosyalizm” adına tüm lafızları ortaya serip tüm olmazları bir araya getirerek bu mücadeleyi darbelemek kimseye şeref kazandırmayacaktır. Saray rejiminin demokrasi, özgürlük, eşitlik, Kürt halkının temel taleplerinin karşılanması gibi bir politikası yoktur. Mümkün olduğunca oyalama, sonrasında çok sıkışılırsa küçük kırıntılara razı olma onun temel politikası durumundadır.

TKP; ittifaklar, sosyalizm ve demokrasi mücadelesi, ekonomik mücadele ve politik mücadele gibi alanları birbirine karıştırmakta, üzerlerine sebze çorbası yapar gibi bolca laf etmektedir. Bunların hepsini bu yazıda ele almak olanaklı değil. Ama önemli saydığımız birkaçı hakkında kısaca şunları söyleyebiliriz: İttifaklar sınırları belirlenmiş geçici mücadele birlikleridir ve anlaşılan temel birkaç konu üzerine yapılır. İttifaka giren hiçbir parti veya güç bir diğerinin programından ve faaliyetlerinden sorumlu değildir. Eğer bir ittifak demokratik hak ve özgürlüklerin, eşitliğin sağlanması için yapılmışsa onun programı budur ve ittifaka giren güçler bu taleplerin kazanılması mücadelesinden sorumludurlar. Eylem birliği, anlaşılan konularda ortak, anlaşılmayan konularda propaganda ve ajitasyon serbestliği bu birlik ve ittifakların temel ilkeleri arasındadır. Eğer bir seçim ittifakı yapılmışsa mevcut yasalar çerçevesinde ortak parti vb. ile seçimlere girmeyi gayri ahlaki ilan etmenin ne politik ciddiyetle ne de sınıf mücadelesinin tarihsel tecrübeleri ile bir ilgisi bulunmaktadır. Ortada devrimci sosyalistlerle CHP arasında sınırları belirlenmiş, anlaşılmış bir ittifak yoktur. CHP’nin böyle bir ittifaka yanaşıp yanaşmayacağına ilişkin fal açmaya da gerek yoktur. Ama bir gerçek vardır ve o da şudur: Saray rejimi CHP’ye de saldırmakta, bu saldırı CHP ile sınırlı kalmamakta, geride ne kadar kalmışsa demokratik hak ve özgürlükleri hedeflemektedir. Bu çerçevede sosyalistlerle CHP’nin aynı yönde mücadele ediyor olmalarını eleştirmek boş gevezelikten öte bir anlam taşımaz. Bu noktada Aydınlık çevresiyle TKP’nin CHP'ye dair eleştirilerinin büyük ölçüde örtüştüğüne de dikkat çekmek gerekir. CHP’nin NATO’cu Batıcı olması gibi gerekçeleri öne sürerek bu mücadeleden uzak durmak demokrasi mücadelesinden kaçmak anlamına gelir. CHP’nin Batı ve NATO'ya ilişkin yaklaşımları bugün ortaya çıkmadı. Bu ülke NATO’cu, Batıcı politikacıların asıldığı, cezaevlerine atıldığı bir ülkedir. Muhalefeti laikler-antilaikler, tarikatçılar, Kürtler vb. gibi suçlamalarla bölmeye çalışmak ne demokrasi mücadelesini ne de sosyalistleri güçlendirebilir. İşçi ve emekçi halkı bu tür bölünmeleri derinleştirecek değil, onları birleştiren ve ortak mücadeleye sevk eden bir tutum devrimci bir tutum olacaktır. NATO'culuğun da Batıcılığın da –emperyalizm anlamında– yenileceği alan tam da bu alandır. Ve işçi, emekçi halk dişe diş vereceği, bedelini kanıyla ve canıyla ödemeyeceği demokratik hak ve özgürlükleri kazanma mücadelesinden geçmeden daha ileri mücadelelere atılamayacaktır.

Kendine sosyalist veya komünist diyenlerin günlük cereyan eden mücadeleye katılmadan, bu mücadelede işçi sınıfı ve emekçi yığınlar üzerinde güven kazanmadan, onların bilincini ve örgütünü bu mücadeleler içinde geliştirmeye çalışmadan ne sosyalizm ne de komünizm adına tek bir olumlu adım atamayacağını görmeleri ve anlamaları gerekir. CHP veya başka burjuva parti ve akımlarla ideolojik mücadele bütün bu mücadelelerin ayrılmaz bir parçasıdır ve işçi sınıfının da politik ve ideolojik eğitiminin unsurlarından birisidir. Ama TKP yönünü bu mücadeleye değil, bir takım ulusalcı, sosyal-şoven çevrelerle birlikte olmakta aramaktadır. Bu haliyle ulusal kurtuluş savaşını örgütleyen, cumhuriyeti kurmayı başaran çizginin de gerisine düşmüştür, çünkü onların halkı birleştirmek, mücadeleye sevk etmek diye bir dertleri vardı. Kısacası bu çizgi sosyalizme, komünizme götürecek bir çizgi değildir. Bakın sizin ‘atalarınız’ Kruşçev, Brejnev ve Gorbaçov’du. Onların sonunda ulaştıkları yer bellidir. Böyle oldu diye sosyalizm ve komünizm davasını sahipsiz sanmayın. Yol yakınken dönme şansınız var. Yoksa çok geç olacak bilesiniz!

Ahmet Yaşaroğlu

TKP ve Okuyan ne diyor?           
0:00 0:00
1.00x
0:00 / 0:00
1.00x

Evrensel'i Takip Et