Nadir olmayan felaketler; toprağın ve insanın posası
Ender görülen fenalıkların bizi bulması ihtimalini aklımızdan defetmek için belki de “nadir” sözcüğünü duymakla iyi şeylere yorarız. Az bulunur esenlikler nadirattandır.
*
Arşivlerde “doğal gaz müjdesi” tamlamasını arayan kişi, zaten bu enflasyondaki gülünçlüğü, vaatteki aczi sadece sezmekle kalmamış demektir. Kritik zamanlamalarda topluma efsunlu bir gaz gibi salınır gibi bu müjdeler.
Eskişehir'deki bilmem kaç yüz tonluk nadir toprak elementleri, dünyanın ikinci büyük rezervi olarak paketlenerek aynı efsunla duyuruldu; nadir görülen müthiş bir kaynak işte Türkiye'deydi. Teknoloji ve savaş sanayinin başat hammaddeleri olmakla güncel uluslararası siyasetin satranç hamlelerini bu mineraller belirliyor malum. Akıllı telefondan elektrikli araçlara, füzeden radara geniş bir yelpazede üretim bu kaynaklara yaslanırken “yeşil ekonomi” de bu yeni sömürgeciliğin girdiği kılıklardan biri.
*
Kader denemez, oysa bu müjdenin ardı “fenalıklarla” dolu. Aslında “nadir” sözcüğü cevher içinde bulunan mineral miktarının düşük olmasından dolayı seçilmiş. İlan edilen rezerv alanında yerkabuğundan çok küçük miktarda element elde edebilmenin maliyeti o kadar büyük ki. Buna talip şirketlerin ekonomik maliyetine kederlenecek değiliz; doğaya, gezegene maliyeti inanılmaz. Bir ton üretimden geriye iki katı toksik atık kalıyor. Bu atıkların bir kısmı doğrudan küresel ısınmanın seyrini hızlandıracak cinsten. Üretim safhasının uçucu partikülleriyse insanlar, hayvanlar, bitkiler için muhtelif kalıcı hasar anlamına geliyor.
*
Türkiye'deki nadir elementler “müjdesinin” muhalefet cenahında “vatan toprağını sattın mı satmadın mı” ekseninde ele alınması ne hazin. Sanki Türkiye bizzat çıkarsa sorun yokmuş gibi. Sanki o toprak parçası için para ödeyip de son vilayeti yapmak isteyen varmış gibi. İhtiyaç duyulan zaten posası çıkana kadar toprağı sömürüp çekip gitmek. Şirketler kazansın diye enerji ihtiyacı kamuflajıyla nazenin derelere HES'ler kurup (söz konusu buysa anlamlı bir enerji getirisi de elde etmeden) arkada tabiat harabeleri bırakmak gibi. Uluslararası şirketler siyanürlü altın arasın diye yerin altını da üstünü de deşmek, ağacından da suyundan da vazgeçmek gibi.
*
Bugün misal Kongo'da, cep telefonları ve bilgisayarlar için elzem olan kobalt madeni çıkaran işçilerin fotoğraflarını her gördüğümde Sebastião Salgado'nun o altın madeni fotoğrafları düşüyor zihnime. Her karesiyle çağı benzersizce tefsir eden ve büyük bir boşluk bırakarak bu yıl mayıs ayında hayatını kaybeden Salgado 1986'da ülkesi Brezilya'nın kötü şöhretli Serra Pelada altın madeninde haftalarca çalışmıştı. Uzak bir köşede sessizce yaşanan kabusu belgeleyerek milyonların sıçrayarak uyanmasına vesile olmuştu kaydettikleriyle. Dağı taşı iri karıncalar gibi işlemekten etleri toprak rengine dönmüş kimi çocuk, çoğu genç binlerce işçinin sözlük anlamıyla ölümüne çalıştığı bu karelerde sanki gökyüzü hiç yok.
Devrin Brezilya'daki “altına hücum” müjdesi olan Çıplak Dağ'ın yerinde bugün dev bir çukur var. Koca dağ insan tırnağıyla tırmalana tırmalana erir mi, erimiş. Dağın, taşın, toprağın posasını isteyenler, insan posasına da ihtiyaç duyuyor.
*
Bağlantılar'ın ilk yazısının ilk paragrafı bu ellinci yazıya bir halka olarak ekleniveriyor. Open AI'nin videolar üreten Sora'sının ilk mamullerinden biri “Altına Hücum döneminde Kaliforniya'ya ait tarihi görüntü”ydü. Altın madenciliğinde siyanür kullanımının patenti yirmi yıl sonra alınacaktı; yapay zeka görsel sınavında hücumun ilk paragrafını canlandırıyordu.
*
Zeki Gül'ün bir ay kadar önce Evrensel'de yazdığı yazı, besleyici bir bağlantıyla ufkumu açmıştı. Gül, aynı çağın mahsulü olan “insan bedeninin sessiz dengesi ‘iz elementler’ ile gezegenin yeni stratejik gündemi ‘nadir elementler'”i birlikte ele alıyor, bu iki metabolik ve jeopolitik/ekolojik krizi var eden ortak paradigmayı teşhis ediyor.
“İz elementler”, metabolik dengeyi, bağışıklığı ve yaşam gücünü borçlu olduğumuz, ancak 20. yüzyılda sanayileşme ve modern tarımın yaygınlaşmasıyla bedenlerimizde eksilen ve takviyeye ihtiyaç duyan krom, çinko, selenyum gibi elementler. “Bir yanda doğada nadir olanı madde olarak sömürüyoruz. Öte yandan bedende iz olanı denge olarak kaybediyoruz. Yani doğadaki nadir elementleri çıkararak gezegeni boşaltırken, bedendeki iz elementleri tüketerek kendimizi zayıflatıyoruz. Biri dış dünyanın enerji dengesini, diğeri iç dünyamızın biyokimyasal hafızasını yitirmemize yol açıyor. (...)Dünya ve insan birbirine bakan iki aynadır: Birinin damarlarında metal, diğerinin damarlarında mineral akar” diyordu Gül.
O esnada pilimiz gittikçe daha erken bitiyordu.
*
2022 UNICEF verilerine göre sadece Kongo'daki kobalt madenlerinde 40 bin çocuk çalıştırılıyor. Telefonların, bilgisayarların pil ömrü kobalta bağlı.
Not: Nadir toprak elementlerine dair etraflıca bilgiyi Evrensel'in geçen haftaki pazar sayısında bulabilirsiniz.
Polen derginin Yaz '25 sayısında Derya Sever “yeşil sömürgeciliği” Afrika'dan izlenimleriyle aktarıyor.
Evrensel'i Takip Et