Fırsat mı, çevresel felaket mi?
Türkiye 2022’de Eskişehir Beylikova’da 694 milyon ton nadir toprak elementi rezervi olduğunu bildirdi. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın, Ukrayna’nın nadir toprak elementlerine çöken ABD ziyaretinden sonra Eskişehir ziyaretinde yaptığı açıklama, aynı zamanda çevrecilere de bir parmak sallama ve tehditti. Aslında, uluslararası standartlara (JORC,NI 43-101) göre sınıflandırılmış rezerv alanları kamuya açık değildi. Bu da ekonomik değerlendirme ve çevresel etki planlamasını güçleştirmekte. Şimdi ‘milli çıkar’ ve ‘stratejik maden’ söylemiyle ulusal güvenlik, devlet politikası gücü de kullanılarak vahşi madenciliğin açılan önü yeni alanlar arıyor.
Oysa ‘enerji dönüşümü’ kulağa ne kadar umut verici geliyor değil mi? Rüzgar türbinleri, elektrikli otomobiller, sıfır karbon hedefleri. Ama bu parıltılı manzaranın ardında doğanın yavaş yavaş tükenen nefesini duyan kaç kişi var? Bugün dünyanın ‘yeşil enerji’ diye alkışladığı dönüşümün en karanlık yüzü, nadir toprak elementleri adı verilen o 17 gizemli metale dayanıyor. Her biri cebimizdeki telefondan, rüzgar türbinine, elektrikli otomobil motorlarına kadar hayatımızın içinde ve tam merkezinde. Sorun şu: Bu ‘nadir’ metallerin çıkarıldığı topraklar, her geçen gün biraz daha vahşileşen madenciliğin yeni cephesi haline geliyor. Kurtuluş reçetesi gibi sunulan yeni felaket adım adım ilerliyor.
Nadir toprak elementlerini ekonomik olarak çıkarılabilir hale getirmek oldukça zor. Cevherin içindeki yüzde 1’lik NTE’yi elde edebilmek için tonlarca kaya kazılır, asitlerle yıkanır, geriye zehirli bir çamur ve radyasyonlu atıklar kalır. İşte o “yeşil teknolojiyi” üretmek için önce, toprağın rengini, suyun berraklığını ve yaşamın dokusunu yok ederiz. Çin’in İç Moğolistan’daki Bayan Obo sahası bu çelişkinin en trajik örneğidir. Bir zamanlar tarım yapılan geniş bir vadi verimli topraklar, bugün zehirli göllerle dolu bir çorak araziye dönüşmüştür. Şimdi aynı tablo ‘enerji bağımsızlığı’ ve ‘milli maden’ sloganlarıyla dünyanın birçok ülkesine taşınıyor.
Görsel: Evrensel
Geçtiğimiz yıllarda Eti Maden’in açıkladığına göre, Eskişehir Beylikova’da dünyanın en büyük ikinci nadir toprak elementi rezervi bulundu. Bu haber manşetlere “Türkiye’nin maden devrimi” olarak yansıdı. Milli çıkarlar, stratejik maden, zenginlik olarak açıklandı. Sorgulayanlar da vatan haini oldu. Ama bir o manşetlerde birkaç kelime eksikti: “Nasıl?” Evet, Beylikova büyük bir fırsat olabilir; ancak doğru yönetilmezse yeni bir Kaz Dağları vakasıyla karşı karşıya kalabiliriz. Eskişehir’de bu bölge sadece maden alanı değil, aynı zamanda Porsuk Havzası; yani tarımın, suyun, yaşamın kalbi. Eğer rafinasyon tesisi burada kurulursa, kullanılan asitlerin yer altı sularına sızması kaçınılmazdır. Ve unutmamak gerekir: Nadir toprak elementleri cevherleri çoğu zaman torium gibi radyoaktif minerallerle birlikte bulunur. Yani mesele sadece kimyasal kirlilik değil, aynı zamanda uzun vadeli radyolojik risklerdir. Bu madenlerin rafinasyon ve ayrıştırma tesisleri kurulumundan sonraki tüm aşamaları bu endişe verici sonuca sürüklenecektir. Türkiye’de denetimsizlik, uluslararası standartlara uyum (ÇED+bağımsız izleme) ve bu konuda izlenen yanlış hükümet politikaları bu sonucu getirecektir.
Bugün birçok ülkede ‘yeşil enerjiye geçiş’ bahanesiyle çevre yasaları gevşetiliyor. AB’nin yeni ‘Kritik ham maddeler yasası’ bile çevresel izin sürelerini kısaltıyor. Türkiye’de de benzer bir söylem yerleşmiş durumda: “Milli çıkar için çevre engel olmasın.” Peki, kime göre milli çıkar? Suyunu kaybeden köylüye mi, yoksa bu elementleri işleyip satacak şirketlere mi?
Bu yaklaşım, enerji dönüşümünü çevresel gerilemeye dönüştürme tehlikesi taşıyor. Çünkü “yeşil” denilen dönüşüm, doğayı koruma değil, doğadan daha fazlasını alma hırsıyla yürütülüyor. Karbonsuz bir gelecek uğruna zehirli bir şimdi yaratıyoruz.
Gerçek çözüm nerede? Vahşi madenciliğin önüne geçmek istiyorsak, önce şu yalın gerçeği kabul etmeliyiz: Sınırsız büyüme, sınırlı bir gezegende mümkün değildir. Enerjiyi temiz üretmek yetmez; madenciliği de temiz yapmak gerekir. Türkiye için yol haritası açık olmalı; Beylikova gibi sahalarda uluslararası denetim zorunlu hale getirilmeli, ÇED raporları halktan gizlenmemeli, yerel katılım sağlanmalı, rafine işlemleri için yerli, çevre dostu teknoloji, geliştirilmeden üretime başlanmamalı ve en önemlisi, madencilikten elde edilen kazançların bir kısmı, doğa rehabilitasyon fonuna aktarılmalıdır. Bu olmazsa “enerji bağımsızlığı” adı altında toprağa bağımlı hale geliriz.
Bugün nadir toprak elementleri bize yeni bir refah kapısı gibi gösteriliyor. Ama eğer dikkatli olmazsak o kapı bizi doğrudan ekolojik çöküşün eşiğine götürecektir. Gerçek bağımsızlık, yerin altını değil, yerin üstündeki yaşamı koruyabilmektir. Ve belki de insanlığın en nadir elementi, hâlâ toprağın ta kendisidir.
Evrensel'i Takip Et