Hibrit tehditler, tekno-İslam ütopyaları, muhallebiden duvarlar
Milli İstihbarat Teşkilatının geçen yılki kuruluş yıldönümünde kurumun başkanı İbrahim Kalın'ın uluslararası siyasetin kırılganlıklarına, “hibrit” tehditlere, yeni risk alanlarına değindiği konuşmasında yapay zekâ da önemli yer tutuyordu. Sunduğu olanaklara rağmen yapay zekanın tehlike potansiyeli için “çağımızın dijital atom bombası” tamlamasını kullanmıştı Kalın. Hakikaten yüksek perdeden bir alarm.
*
Dijital tarihin erken çağlarını anıştıran tasarımıyla Kumru, Türk Yapay Zekası olarak sosyal medya meydanında imtihandan geçiyor. 7.4 milyar parametreye sahip olmasıyla, tamamen Türkçe için eğitilmesiyle övünülen Kumru, Kalın'ın bahsettiği dijital-nükleer silahlanma yarışında bilhassa yüreklendirilmiş bir özel teşebbüs olmalı. “Türkler yapmış”ın iki ucunda (“ne olsa şahanedir” ile “ne olsa uyduruktur”) tezahürat yükselirken Kumru tek basamaklı dört işlemde dahi ter döküyor. Üreticileri anons geçiyor: “Kumru bir ChatGPT alternatifi değildir. Son kullanıcıya yönelik değil kurum içi senaryolar için aktif olarak geliştirilmektedir.”
Deneme aşamasında tüyü bitmemiş bir arayüz Kumru; daha fazla Türkçe okuyacak, öğrenecek. Güvenlik endişesiyle Türk olmayan yapay zeka uygulamalarına şirket verilerini girmekten imtina eden yerli ve milli sermayenin gözüne girmeye çalışacak.
*
Bir nevi kurum içi senaryo diyebilir miyiz? Osmanlı'nın 19. yüzyıl sorunsallarından biri Batı'nın bilim ve teknolojisinin ne yapılacağıydı. İlerlemenin kaynağı olarak “fen” bir yandan getirisi olan siyasi ve iktisadi güçle ele alınıyor, diğer yandan gelenekle, kültürle ve dinle temas ettiğinde neleri götüreceğinin muhasebesi yapılıyordu. Bunun edebiyata yansımasında alafrangalaşma karikatürlerine sığmayan, klişe Doğu-Batı çelişkileriyle çöküş anlatıları arasında kaybolmuş bir tür de Osmanlı bilim kurgusu denebilecek fennî romanlar. Batı'nın bilim ve teknolojisinin edebiyatta Doğu'yla buluşması, dinin rasyonelleştirilmesi, İslami ilerleme başlıkları üzerine geniş, çeşitli ve manidar bir alan açıyor. Bazıları için ütopya tanımını kullanabileceğimiz tekno-İslam temalı tasavvurların bir ucunu bugünün Teknofest'ine uzatmak mümkün.
*
Molla Davudzade Mustafa Nâzım'ın “Rüyada Terakki ve Medeniyyet-i İslamiyye-i Rü'yet” adlı romanı teknolojik devrimle 23. yüzyılda müthiş ilerlemiş Osmanlı'yı anlatıyor örneğin. Yazdığı sırada Balkan Harbi sürmekte; romanda Avrupa sefahat düşkünlüğü yüzünden nasıl güçsüzleşmiş. Hayat İslami şeriatla düzenlenirken “sanki hep bir fabrikadan çıkmış kumaşlardan yeknesak elbiseler giymiş” halk “toplumun refahı” için özgürlüklerinden caymış. Bilimsel keşiflere adanmak, yüksek teknolojili fabrikalar kurmak, malların yaygın ve hızlı dolaşımını sağlamak Osmanlı'nın 23. yüzyılda medeniyetin beşiği olmasını sağlamış. Yemek siparişini oturduğun yerden verivermek, muhallebiden yahut tavukgöğsünden yapılmış oda duvarları, polislerin şehre gelenlerin hastalıklarını anında röntgenlediği makineler, tekno-hamamlar gibi teferruat okuyunca akıldan çıkmayacak cinsten.
*
Rûşenî'nin (Hasan Rûşenî Barkın) 1914'te sürgündeyken kaleme aldığı “rüyasında” olaylar yüzyıl sonra bir Türk'ün Hindistan ve Cava'ya tayyareyle gitmesiyle başlıyor. Koca coğrafya sömürgeci Batı'dan Osmanlı sayesinde kurtulmakla kalmamış geleceğin medeniyeti Şark'ta kurulmuş, Afrika bir “İslam Amerikası”na döndürülmüş. Ateş böceklerine benzeyen şimendiferler uçuyor, üç katlı Marmara Köprüsü yapılmış, İstanbul'a Büyük İslam Borsası açılmış, her yer fabrika, hesapsız kanallar, uzun demiryolları. Bir Türk gencinin “Müslümanlar uyanınız” çağrısıyla başlayan senaryo, bu defa kalkınmanın tetikleyicisi olarak Jön Türk hareketini alarak Batı emperyalizmini alt etmiş Türk İslam hegemonyası hayali kuruyor. Müslüman Amerika ütopyasının dolaysız bir simgesi de Özgürlük Heykeli'ne nazire olarak İstanbul Boğazı'na dikilecek yüz metrelik çelik iki heykel: “Hilafete nur saçan yüz metrelik Fatih” ile “Âlem-i İslam'a nur-u enver Kuran'ı gösteren koca Selim”.
Türün içinde gezinmek her açıdan besleyici. Yahya Kemal'in 1913'te yayınlanan “Çamlar Altında Muhasebe”si 2187 yılına atlıyor. Abdülhak Hâmid 1925'te yazdığı “Arzîler” adlı tiyatro oyununda 40. yüzyılda bulutlara dahi yapılmış fabrikaları, görüntülü telefonları, robotları ve bunların yarattığı hasarları anlatıyor. Celal Nuri'nin 152. yüzyılda geçen “Latife-Edebiyye”sinde 22. yüzyıldan sonra devletler, 27. yüzyılda ise kadın-erkek farkı bitmiş; diğer yandan Mars ve Ay sömürgeleştirilmek üzere.
*
Fikre benzeyen şeylerin döndüğü, pusuyla, çatlağıyla bir nevi ayna sayabileceğimiz sosyal medyada bir süredir “Grok bu doğru mu?” sorusu manidar bir ilk ve son durak gibi kullanılıyor. Gerçekliğin bittiği söylenen bir zamanda kırıntısına inanç belli ki yapay zekada aranıyor. Uzayı sömürgeleştirmek isteyen radikal bir sağcının pazarladığı Grok'un akla ilk gelen çare olması hazin; balçıklaşan internetin gerçek bilgiyi erişilmez kılması ve gerçek bilgiye zaten kimsenin ihtiyacı olmadığından Grok'a danışmanın son hamle kalması ayrıca hazin. Senelerden 2025. Aileleri, patronları, siyasetçiler, şirketler, algoritmalar ve reklamlarla aldatılan çağ insanının elinden sadece bu geliyor ve zaten fazlasına mecali de yok. Grok bu doğru mu?
Not
Seda Uyanık'ın doktora tezini genişleterek hazırladığı “Osmanlı Bilim Kurgusu Fennî Roman” faydalandığım şahane bir kaynak. İletişim Yayınları'ndan.
Evrensel'i Takip Et