11 Eylül 2025 06:04

Kürt sorunu ve geriye sarma politikası!

“Yeni bir çözüm süreci” veya “yeni açılım süreci” olarak yaygın şekilde tartışılanın, devlet dilindeki adı ve amacı “terörsüz Türkiye” olsa bile, sağ-sol milliyetçiler, şovenist inkarcılar ve iktidar yedekliklerini çoğaltma politikası izleyenlerin üzerine “Fırtınalar kopardıkları” konunun Kürt sorunu olduğu biliniyor. İktidar cephesinin en etkili sözcüleri Kürt sorunu diye bir sorunun ülkenin gündeminden çıktığını söyleseler de ülke ve bölge politikalarının ana başlıklarından biri bu soruna ilişkindir.

2024 ekiminde başlatılıp 2025’in sekiz ayı boyunca da bir biçimde gündemde olan-tutulan “Bölgedeki tehdit ve iç cephenin güçlendirilmesi ihtiyacı”na vurguların dış ve iç etken ve hedefleri tüm taraflarca, kendi üslupları dahilinde dile getirildi. Bahçeli örneğin dünyadaki ve bölgedeki gelişmelerin Türkiye için tehdit edici sonuçlara gebe olduğunu ima ederek “Silah bırakma ve örgütün dağıtılması”nı gündeme getirdi ve bu yapılırsa “umut hakkı” dahil çeşitli düzenlemelerin yapılabileceğini söyledi. Erdoğan, İsrail’in Filistin, Lübnan ve Suriye’deki saldırılarını söz konusu ederek ardı sıra gelecek hedefin Türkiye olduğu yönünde açıklamalar yaptı. “İç cephe birliği”nin önemi üzerine açıklamaların bağlandığı diğer hedefin iktidar gücünün takviye edilmesi olduğu da saklanmadı. ABD-İsrail-İngiltere gibi güçlerin İran’a yönelik operasyonlarının yoğunlaştırıldığı, Lübnan ve Suriye’de etkiledikleri de dahil “direniş ekseni” olarak adlandırılan güçlere büyük darbelerin vurulduğu, Filistin’de imha, yıkım ve sürgünü kapsayan vahşetin sürdüğü koşullarda, ama özellikle de Suriye’deki gelişmeler dolayısıyla “Kürt sorunu” hassasiyeti, ertelenebilir-ihmal edilebilir-görünmez kılınabilir olamazdı. Sonuçta Suriye’de ABD’nin açık şekilde “ortağımız” diyerek tüm tarafları kendi çıkarlarına mahkum tutmak için ilişkiyi sürdürdüğü özerk bir Kürt oluşumu vardı. Bu oluşum Türkiye Kürtleriyle de ilişki içindeydi. Başkaca hiçbir şey yapmaksızın salt imha politikasıyla sorunu çözmenin olanaksızlığı da on yıllardır alenileşmişti.

Hal böyle olunca ve Öcalan başta olmak üzere Kürt hareketinin yönetici temsilcileriyle yapıldığı da gizlenmez hale gelen görüşmeler sonucu “Örgütü dağıtma ve silah bırakma” çağrısı gündeme geldi ve bu doğrultudaki gelişmeler birbirini izledi. İktidar açısından “yok” dediği bir sorunu çözme söz konusu değildi ama, Kürtler açısından sorunun sadece örgütün silah bırakarak kendini dağıtması ve “devletle bütünleşme”si olmadığı da siyaseten avanak olmayan herkesin malumuydu. Nitekim Saray yönetimi, “terörsüz Türkiye” hedefine ulaşmak üzere bazı hukuki düzenlemelerin yapılacağını açıkladı ve bu alanda bazı teknik önermelerde bulunmak üzere bir de Meclis komisyonu oluşturuldu.

Süreç sözcüğü, tüm bu unsurları içerecek şekilde güncel söylemdeki yerini koruyor. Ancak gerek Erdoğan yönetiminin sözcüleri gerek muhalif burjuva partileri cenahından ve “bağımsız” etiketli çok sayıdaki yazar ve politikacıya bakılırsa, ülkede bir Kürt sorunu zaten yoktu ve şimdi de yoktur! Söz konusu olan PKK terörüdür ve o da Öcalan ile anlaşarak bitirilecektir. Bu şartlanmışlar cenahındakiler için, Meclis komisyonuna çağrılan Kürt kadınlarının Kürtçe konuşma taleplerinin reddedilmesinde bir yanlışlık yoktur! Milyonlarca insanın ana dili, bir arada yaşadıkları insanların konuşup bir kısmının yazıp okuduğu dilin sözüm ona millet iradesinin temsilcisi olan Meclisin bir kurulunda ve Meclisin kendi oturumlarında “bilinmez”lere yazılmasında, bu cephedeki yedeklikler açısından da sorun değildi. Üstelik onca yıldır süren savaş aynı zamanda bu dilin serbestiyeti için de yürütüldüğü halde.

Bir kez daha görülen “süreç”ten söz edip beklenti oluşturmayı iç ve dış politikada güç takviyesi hedefli olarak yararlı sayan Erdoğan yönetiminin Kürtlerin ulusal temel taleplerinin karşılanması diye bir sorunu-tutumunun olmadığıdır. Devlet kurumları ve iktidar partilerinin politikası, “demokrasi-demokratikleşme” beklentisinde olanları amiyane deyişle sukutuhayale uğratacak türdendir. Sadece Kürt sorununun olmadığı nakaratı tekrarlanmıyor. Sadece Suriye’deki SDG/YPG güçlerine yönelik tehdit sürdürülmüyor. CHP’yi etkisizleştirip teslim alma politikası tehditlerin kapsamının genişliğini gösteriyor. “Seçme-seçilme hakkı” ilga edilmektedir. Burjuva hukukunun egemenlerin hukuku olduğu bilinirdi ama onun bir zümre-tekelci bir kastın hukuku olarak işlevselleştirildiğinin neredeyse her gün yeni örnekleriyle karşılaşılıyor. Hayati önemdeki talepleri için mücadeleye yönelen işçiler, gençler, kadınlar ve ilerici yazarlar ağır baskı ve saldırılarla yıldırılmak isteniyor.

Gelgelelim böylesi bir “umumi manzara “söz konusuyken ve Saray iktidarı Kürtlerin ulusal talepleri yönünde bir politika izlemiyor iken bile, “herkesin hak eşitliği” üzerine bir kamyon söz etme maharetine sahip olan ezberci bazı hukuk profesörleriyle yine bazısı sosyalist olduğunu iddia eden yazarlar, “Sorunun barışçıl demokratik bir çözümü”nden söz edenleri ABD-İsrail planlarına bilerek ya da bilmeyerek alet olmakla suçlamakta sakınca görmemektedirler. Bunlardan bazısı Anayasa’nın “zaten eşitlikçi olduğu“nu ileri sürüyor; bazısı Anayasa’nın 10. maddesinde “Herkes, dil, ırk, renk, cinsiyet, siyasi düşünce, felsefi inanç, din, mezhep ve benzeri sebeplerle ayırım gözetilmeksizin kanun önünde eşittir.” diye yazdığını anımsatıyor. Hukuk profesörü titri taşıyanlardan bazıları da, “Cumhuriyetin vatandaşlık anlayışında köken, dil, mezhep ayrımı yoktur; ülkenin düşman işgalinden kurtulmasına, cumhuriyetin kurulmasına katkıda bulunan, ‘Ben bu milletin bir ferdiyim’ diyebilen herkes Türk sayılır” diye hatırlatmada bulunuyorlar.

İlginç değil ama tuhaftır! 1840’lardan bu yana sorun oluşturmuş, baskı ve inkar kaynaklı isyanlara neden ve konu olmuş, son on yıllarda ise ülkenin yanı sıra bölgenin de önemli bir çatışma sorunu haline gelmiş Kürt ulusal özgürlük sorununu “Vatandaşlık bağıyla devlete bağlı herkes Türk’tür“ ezberiyle yok saymak, tuhaf bir mantığı ve ruh halini işaret ediyor. Kürtlerin ulusal farklılığını, ulusal hak eşitliği talebini reddeden yasa-anayasa mantığı ve maddelerini kanıt gösterip kendi tutumlarını da bu inkarcı kabule dayandırmak, sonra dönüp bunu da “demokratik ve özgürlükçü” tutum olarak reklam etmek, sorunu geriye saran banal bir tutum ifadesidir. Bu türden inkarcı-retçi tutumlar günümüze dek sorunun artan şekilde ‘dış güçler’ce istismarına, içeride ise burjuva devlet iktidarı ve hükümetlerinin halk kitlelerinin bölünmüşlüğü üzerinden sömürü ve baskı çarkını sürdürmesine güç verdi.

Kürt sorunu yok gösterilip çözümsüz bırakılarak hem dış istismar ve tehdide açık hale getirildi hem de içeride halk kitlelerinin ekonomik sosyal ve politik taleplerle birleşik mücadelesini engelleyici işlev görmesi sağlandı. Bu durumun son bulmasına hizmet edecek gelişmeler emekçilerin yararına olacak; sorunun eşit haklar temelinde çözümü sermaye ve gericiliğin istismarcı politikalarını da açmaza alacaktır. Yasalar ve Anayasa’nın sözde eşitlikçi maddeleri ve vurgularının gerçekte sadece kağıt üstünde olduğu, söz konusu Kürtlerin ulusal hakları olduğunda ise, onu zaten tanımadığı apaçıktır. Cumhuriyet savunuculuğu adına bu durumu zemin alıp eşitlikten söz edenler sadece 1930’lara dönmüş olmuyorlar, onca yaşanmışlıkları da göz ardı etmiş oluyorlar. Her yönüyle geriye sarmadır bu ve kötülük üreticidir.

A. Cihan Soylu

Kürt sorunu ve geriye sarma politikası!
0:00 0:00
1.00x
0:00 / 0:00
1.00x

Evrensel'i Takip Et