30 Ağustos 2025 06:02

Bir süredir hem yaşarken hem yazarken adeta inliyordum. Sanki sırtımda içi paslı demir dolu kıymıklı bir çuvalla 45 derece yokuşu çıkar gibiydim. Hayatı kendimize sevdirmek için gösterdiğimiz hiçbir çabanın cezasız, bedelsiz kalmadığı memlekette takvimlere bakma hevesim bile kalmamıştı. Ne fark eder ha perşembe ha salı ha temmuz ha kasım...

O çuvalı kaldırıma bırakıp şöyle kollarımı açıp yokuş aşağı bir koşma isteği doldu içim. Olmazlar, imkansızlar içinde mahalle yanarken kalkıp seyahat gittim. 

Yönetmen arkadaşım Eylem Kaftan vardı yanımda, sinema ve belgesel, uzmanı olduğum bir konu değil. 

Meğer ne kadar açmışım yeni bir şeyler öğrenmeye, merak etmeye. Kimselerin "Bilmiyorum" demeyi bilmediği bir çağda, bir dost yanında olmanın güvencesiyle doya doya "Bilmiyorum" deyip sıraladım sorularımı. O akım ne, hangi yıllar, bu tarz ne, o kim, bu nasıl yapılır...

Öğrenmenin hazzı ne güzel şeymiş, ufacık bir yeni bilgi edinip uzun uzun düşünmek üzerine, şimdiye kadar bildiklerini bu bilgi ile baştan sorgulamak...

Eylem beni Agnes Varda ile tanıştırdı. Yeni Dalga akımının büyükannesi olarak biliniyor. Hem fotoğrafçı hem sinemacı. Aslında multidisipliner, enstalasyonları da var, çizimleri, heykelleri.

Fransa'nın önemli feministlerinden de biri.

İlk filmini 26 yaşında son filmini 88'inde çekmiş ve işte o son işi olan 2017'deki "Mekanlar ve Yüzler" Belgeseli ile Oscar'a aday gösterilen en yaşlı kişi olmuş. Toplayıcılardan taşranın yüzlerine, ölüm korkusundan kadın mücadelesine birçok konuyu sinemaya taşımış.

Çocuğu doğduğunda, onu bırakacak yeri olmadığı için, evinden çektiği 200 metrelik uzatma kablosu kendi mahallesinde, evinin sokağında yaratmış filmlerini.

152 boyuyla fotoğraf makinasına erişmek içi tabure, kamera için merdiven kullanan Varda, bir röportajında hayatı boyunca aynı evde oturmasını ve aynı saç kesimine sahip olmasını açıklarken şunu söylüyor: Yaratıcılığa yer açmak için diğer bazı şeylerin sabit olması gerekir. 

Senelerdir daha farklı eylemlere, söylemlere, hareketlere yer açamayışımızdan dem vurmama hiç beklemediğim yerden bir yanıt buluyorum: sabitlerimizi kaybetmiş olmak. Hiçbir sabiti olmayınca insanın düşünme, üretme, yaratma güdüleri günlük hayatın akışını sağlamaktan ileri gidemiyor. Tam da bu yüzden otoriter rejim, bildiğimiz tüm doğruları kirletmek ya da çelişkiye boğmak adına uğraşıyor senelerdir.

Sergideki her şeyi izleyip dinleyip meraklanıp öğrendikçe sırtımdaki o çuval hafifledi adeta. İyi ve farklı bilgiye aç kalmışım, her edindiğimiz bilgi çok uzun zamandır yeni bir yüktü sırtımızda zira. Üstelik şaşırtmamasından korkarak yaklaşıyorduk her birine. 

Agnes'i dinledikçe, izledikçe ve okudukça birkaç şeyi fark ettim çağımıza dair. Yeni Dalga akımı hakkında bilgilendikçe baktım bizde nicedir bir bile akım yok. Sadece sinemada değil, herhangi bir sanat, edebiyat ya da bilim alanında ses yok. Bizde artık felsefe yok.

Dinlemiyoruz. Anlama ve öğrenme merakımızı kaybettik ki merak temel taşıdır bu işlerin.

Şimdiye kadarki bilgilerimiz ve işin acısı çoğunlukla da sadece inandıklarımız üzerinden tartışıyoruz. 

Arayışın ve neticeye ulaşmanın heyecanını kaybettik çatışmaların şehvetinde.

Bu çağda haklı çıkmanın acısını öngörüyor ancak en haklı olmaya dair yarıştan ayrılamıyoruz. Bir salgın gibi ele geçiriyor herkesi "Ben demiştim."lere olan bağımlılık. Bu da uzaktan bakıldığında dünyanın ekseni kaysa kendi küçük ikbalini bırakamayanların haline benziyor.

Amacımızdan çok kolay sapıyoruz gidiş yolundaki tartışmalar yüzünden, yeni bir bilgiye, yaklaşıma ve bunu yorumlamaya karnımız tok, en iyisini biliyoruz her birimiz ve en doğrusu elbet bizimki. Tek bir yol olsun istiyoruz ve o yol bizimki olsun. Dayatmacılık... Çünkü güvenimiz kalmadı bir başkasının da iyiliği bizim kadar iyi savunacağına.

Bir konuda bir arada duracak ve haklı çıkacakken yani ramak kalmışken bir anda savununun farklı öznelerinin sözleri, duruşları bazen bir görsel bazen de seneler önceden çıkarılıp ısıtılan bağlamdan kopuk bir cümle ile darmadağın oluyoruz. Kimse de durup sormuyor "Nereye varacaktık acaba buralara sapmasaydık?"

En büyük acıyı kendimizin çektiğine olan inanç ile başkalarının acısının devasalığı arasında git-geller yaşamak yüzünden bir kavramı öznesiz ve mukayesesiz tartışamaz haldeyiz. Felsefe de böyle bitiyor.

Özneler magazinleşmeyi getiriyor, sistemden bireylere yönelen öfke yıkımdan başka neticeyle tatmin olmuyor, en etkili sözü üretme hırsı yaratıcı bir eylemliğin önüne geçiyor. 

Sindirilmiş, baskıyla susturulmuş, her yönden sınava sokulmuş bir toplumda, insan canının bunca değersizleştiği, ölümün bile bedelsizleştiği dönemde varoluşun tatminini bir söze alınacak alkışa kadar indirgemek belki de normal ve beklenir bir haldir. Ancak her beklenir hal hayra hizmet etmeyebilir. 

Böyle büyük bir baskı, tehdit ve şiddet sağanağında aynı şemsiye altında toplanabilmek için en haklı olma yarışından çıkmak gerek belki de. Şemsiyeye varamadan çil yavrusu gibi dağılmak yerine.

Agnes "Neşeli bir feminist olmayı denedim ama fazlasıyla öfkeliydim" der.

Öfke dinmedi, bilendi. Nasıl kullanacağımız konusunda mahir olabilmemiz gerekir bunca tecrübeye binaen.

Bu "Ayrı yollar ve yöntemlerle olsa da aynı amaca yürüyebilme" konusunda Agnes'in (L’une chante, l’autre pas) Biri Şarkı Söylüyor, Diğeri Söylemiyor filmine bakılabilir. Keşke bakılsa...

Bizi bir arada tutan şeyler iyi günlerimiz değil, çektiklerimiz. Dertle birleşip iyilikle bağlanmak kolay olmayabilir lakin kazanabilmek için bir mecburiyettir.

Bir haftada bir nebze hafifletebildiğim dikenli demir dolu çuvalımın dolup taşması bir günü bile bulmadı. Yokuşlara nefes yetecek gibi değil.

Dinlemeye, konuşmaya, anlamaya, anlaşılmaya, paylaşmaya, öğrenme isteğine, meraka, güven ilişkilerine ve çatışmasızlığa olan mide buran açlığımızın birazcık dinebilmesi ümidiyle…

Ayşen Şahin

Biraz hava alayım derken…
0:00 0:00
1.00x
0:00 / 0:00
1.00x

Evrensel'i Takip Et