30 Ağustos 2025 06:07

Gazze: Toptan imhayı beklerken

Bazı çatlak sesler dışında, Batı’nın sağcısı da solcusu da Netanyahu’nun Gazze’yi toptan yok etmek istediğini kabul ediyor artık. Buna rağmen sağır edici bir sessizlik hakim Batı’da. 

Birkaç ay öncesine göre dahi daha az protesto var. Üniversitelerin açılması durumu biraz değiştirebilir ama sorunlardan biri zaten protestoların kampüs odaklı olması. İşin soykırım noktasına geldiğini itiraf eden anaakım medya, yine de gidişatı sıradan bir süreçmiş gibi anlatmaya devam ediyor. Fakat sadece anaakım değil suçlu olan. Solun da süngüsü düşmüş durumda.

Neden bu sessizlik?

Amerika’da yaşayan Filistinli düşünür Samera Esmeir, tüm Batı’nın suç ortağı olduğu bu duruma karşı silahlarımızın tükendiğini, artık herkesin birer seyirci konumuna düştüğünü anlatan bir yazı yayımladı geçen haftaEsmeir bu sessizlikte giderek artan baskının da büyük rolü olduğunu söylerken, çaresizliğimizin en büyük nedeninin bu olmadığını da hissettiriyor.

Bunları bizzat Filistinli bir radikalden duymak çok can acıtıcı. Ve de düşündürücü.

Sol dahil Batı, hatta tüm dünya, nasıl seyirci olabiliyor bu yok oluşa?

Yahudilerin her şeyi gizliden gizliye yönettiği gibi safsataları lütfen bir tarafa bırakalım. Sorun sadece bu “açıklama”nın ırkçı olması değil. Etkili bir örgütlenmeyi imkansız kılması.

Elbette konuya el atan herkes bu tür komplo teorilerine sığınmıyor. Fakat en yetkin uzmanların bile pek dikkat etmediği, sessizliğin yapısal kökleri.

Şubat ayında kaybettiğimiz Michael Burawoy, Filistin ve Güney Afrika’daki ırkçı rejimler hakkında bir kitap yazıyordu. Kitabı tamamlayamadı maalesef ama aramızdan ayrılmadan önce New Left Review dergisine yolladığı bir yazı geçenlerde basıldı. Kitabın ana temaları ve içinde bulunduğumuz kabusun dinamikleri hakkında bazı fikirler veriyor bu yazı. 

Güney Afrika-Filistin karşılaştırmasını gayet etkileyici şekilde kotaran birkaç yazar daha var. Burawoy’un bunlardan farkı, meseleyi emek, sermaye birikimi ve toprakla kolonyalizm ilişkisi üzerinden açıklaması. Güney Afrika kapitalizmi ve kolonyalizmi, yirminci yüzyılın sonlarına doğru giderek şiddetlenen bir şekilde siyahların emeğini sömürmeye dayanıyor. İsrail kapitalizmi ise, kolonyalizm derinleştikçe Filistinliler’in emeğine giderek daha az başvuruyor. Asıl stratejisi toprağa el koymak. 

Sermaye, tahakküm altındaki ırkın emeğine muhtaç olunca, uzlaşma daha olası hale geliyor. En azından emek güçleri örgütlenip kendilerini dayatınca.

Güney Afrika örneği örgütlü bir mücadele sürecinin dahi nasıl yozlaştırılabileceğini de gösteriyor. Ama ırksallaştırılmış emek sömürüsü ve buna karşı gelişen mücadele, en azından soykırımı sermaye açısından kabul edilebilir bir seçenek olmaktan çıkarıyor.

Kolonyalizm ve kapitalizmin nirengi noktası toprak olunca ise, ırksal tahakküm altındaki topluluk, yerel (hatta bölgesel) burjuvazi ve küresel sermaye açısından değersiz hale geliyor. İsrail kolonyalizmini Güney Afrika’dan ayıran temel farklılık bu.

Tahlilini sosyolojik bir çerçeveye dayandıran Burawoy, bu yapısal açıklamanın iki kolonyalizm arasındaki tüm farkları tüketmediğini teslim ediyor. Yazının ciddi bir kısmı, toplumsal, diplomatik, jeopolitik, ideolojik ve siyasi süreçlerin sessizliği nasıl derinleştirdiğini anlatıyor. Ancak bu süreçleri dünya kapitalizminden – ve Güney Afrika ile İsrail’in jeopolitik dengelerde tuttuğu yerden – koparmadan. 

Elbette tek bir makalenin bu devasa meseleyi tamamen açıkladığını düşünemeyiz. Burawoy’un üzerinde çalıştığı kitap, belki burada eskizini çıkardığım makaleden daha derli toplu bir analiz sunacaktı. Kim bilir, öğrencilerinden biri belki de Burawoy’un uzmanı olmadığı bu bölge hakkında yazabileceğinden çok daha iyi bir sosyolojik kitap yazacaktır bir gün. Tüm bu faraziyelerden bağımsız olarak fark etmemiz gereken, Filistin konusunda sadece siyasi değil teorik olarak da afalladığımız. Ve bu iki afallamanın birbirinden bağımsız olmadığı.

Özetleyecek olursak, İsrail konusundaki sessizlik Trump diktatörlüğü ve işbirlikçileri tarafından perçinlenmiş olsa da gayet derin ekonomik ve toplumsal dayanakları var. Sadece hiper-aktivizm, cesaret veya birkaç kilit düşmanın devre dışı bırakılmasıyla bu sessizliğin üstesinden gelmek zor. Sosyolojik Marksizm’den beslenen –ve de sağlam taban örgütlenmeleri üzerinde yükselen– bir strateji oluşturulmadan, Batı ülkelerinde Filistin için verilen mücadele bir yere varamaz.

Son söz: Akademide ve dışında Marksizm’in zayıflığı sadece akademik bir mesele değil. Bunu daha derinlemesine anlatacağım.

Cihan Tuğal

Gazze: Toptan imhayı beklerken
0:00 0:00
1.00x
0:00 / 0:00
1.00x

Evrensel'i Takip Et