25 Ağustos 2025 06:08

Türk futbolu ortak teması “kimlik” olan bir çelişkinin ortasında. Bir yandan ülke genelinde farklı coğrafyaların 100-120 yıllık gelenekleri muazzam bir erozyon içerisinde günden güne çölleşiyor. Asırlık çınarlar kapanıyor, başka isimlerle yeniden açılıyor, eski havasını bulamıyor, tribünler anlık ya da dönemsel patlamaların dışında boş kalıyor. Kulüpleri yöneten ve kendi kısa vadeli, çoğunlukla spor dışı hedefleri yüzünden bu işe soyunan patron sınıfı, reklamlarını yapıp, “benden sonrası tufan” deyip çekip gidiyor. Kurumsal yapıları, sporcu yetiştirme becerileri, yerelle sahici bağları onarılmaz biçimde tahrip edilen kulüpler trilyonluk borçlarıyla ya sadık kitlelerinin mütevazı bağışlarına bel bağlıyorlar ya da bir sonraki “patron”u bekliyorlar. Bir tanesi daha gelecek de kirli parasını aklayacak, PR’ını yapacak, iş bağlantılarını kuvvetlendirecek, siyasi ortaklarını memnun edecek… 12 ay da o şakşaklanacak, biraz da ona ağa çekilecek sonra vınnn, ilk soldan ardında enkaz bırakan patron başkanlar mezarlığına…

Ne deniyordu, tribünlerin pek sevdiği o şarkıda: “Sevin kara gözlüm sevin, bu mutluluk hakkın senin.” Ama çok da kendinizi alıştırmayın, Türk futbolu, uzun süreli sevinçleri İstanbul’a has kılmak üzere evrimleşmiştir. Bu yüzden bugün çilekeş Adana Demirsporlular “Yaşasın Demirspor” kampanyasıyla borçları kapatmaya çalışırken kulübün şovmen sahibi Murat Sancak, borç kapatıldığında hissesini devredeceğini söyleyecek kadar rahat. Bu yüzden 2010’ları siyasi müdahaleyle Süper Lig’e yükseltilip borç batağıyla yok olmaya sürüklenerek geçiren “Yeni” Mersin İdman Yurdu, 100. yılına başka bir isim adı altında 2. Lig’de suni teneffüsle giriyor. Üstelik ADS, MİY ya da aynı kaderi taşıyan diğer Anadolu kulüplerinin tamamı var olan hâlleriyle dahi bölge halkı, bölge sporcuları için bir umut olabilecek durumda değiller. 1930’ların o gazete kupüründe dendiği gibi “Çukurova’nın yakıcı güneşinden hayat alan heyecanlı cenup çocukları” yok ortada. Ne üstyapı ne altyapı… Yerelle kurulabilen tek bağ bir şekilde kendini tribünde var eden ekseriyeti yoksul genç kentliler. Ha bir de yumurta kapıya dayandığında kurtarıcı pozuna girmeyi seven patron takımı ve siyasetçiler…

Anadolu futbolu ve yerel güçler bu cendere altında kimliksizliğe doğru sürüklenirken madalyonun öbür yüzünde İstanbul merkezli üç dev kulüp, kendilerini kimlikleri üzerinden var edip, diğer kulüpleri soğurarak büyümeye devam ediyorlar. Aslında onlar da en az Anadolu kulüpleri kadar kötü yönetiliyorlar ama “batırılamayacak kadar büyük” olduklarına kanaat getirildiğinden asla ülkedeki ya da Avrupa’daki muadilleri gibi kapılarına kilit vurulamıyor, alt liglere düşürülemiyorlar. Onlar için kendini “sözde” feda eden zenginlerin sayısı çok daha fazla. Her dönem bir başka “kahraman” çıkıyor ama sezon sonu bilançolar açıklandığında görüyoruz ki değişen pek de bir şey yok. Son 3 yılda özellikle Galatasaray ve Fenerbahçe, merkezine “kimliklerini” oturttukları imaj çalışmalarıyla taraftarlarını geçmişe göre daha fazla angaje etmeyi başardılar. Sponsorluklar, forma satışları, bilet satışları, dijital popülarite muazzam oranda arttı. Buradaki artışlardan elde edilen gelirler çoğunlukla iyi değerlendirilmiyor gerçi ama ülke ekonomisi ve alım gücü bu kadar gerilerken taraftarların tuttukları kulüplere dair harcamalarının bu kadar artması bu takımların “kimliklerini” iyi sattığını gösteriyor.

Yine de bu, milyonları avcunun içine alan ve milyarlara ulaşan gelirlerle oynayan bu kulüplerin de bir kimlik bunalımı yaşadığı gerçeğini değiştirmiyor. Bu kimlik bunalımı da Anadolu kulüplerinin yaşadığı çölleşme gibi futbolun çok ötesinde dinamiklerin sonucu ortaya çıkıyor. Türk futbolu üretmiyor, üretmesi de pek istenmiyor zaten. Şu anda küresel futbolun ekonomik haritasında ona biçilen rol bu değil. Biz yiyiciyiz. Altyapı kurallarımız, yabancı sınırımız, ödediğimiz maaşlar, transfer politikalarımız, scouting tarzımız, başarı sırlarımız hep buna göre şekilleniyor. Hâl böyle olunca futbol kimliğimiz de bu tüketim tarzına göre belirleniyor. Ne Ajax’ız ne Club Brugge, ne Bodo/Glimt’iz ne küçümseyip “köy takımı” dediğimiz herhangi bir Avrupa kasabasının güçlü altyapılı ve sürdürülebilir ekonomi sahibi kulübü. Biz yıldız peşinde koşup, onlara akıl almaz maaşlar ödeyen ve her seferinde bunu yapabildiğimiz için gururlanan homini gırtlaklarız. Üretmediğimiz için oyun istikrarımız, organik yerli kahramanlarımız yok. Avrupa çapında teknik direktör deseniz hak getire!

Orkun Kökçü transferiyle “çok para ödeyerek” bayrak adamları en azından satın alırız demiştik ama Barış Alper Yılmaz örneğiyle Körfez zenginlerinin topa girişi gösterdi ki bu da artık hayal. Yerel kahramanlar, bayrak adamlar, işleyen altyapılar ve oyun karakteri olmadan bir kimlik oluşturmak mümkün mü? Tarihi baştan yazarak, hurafelere dayanarak, fanatizmi körükleyerek belki bir yere kadar “satılırız” ama tüm bunlar uluslararası seviyede iş yapacak formülleri üretir mi? Bu sorulara olumsuz cevap almaktan sıkılmadık ki aynı yolda ilerlemeye devam ediyoruz.

Mithat Fabian Sözmen

Kimliksizler
0:00 0:00
1.00x
0:00 / 0:00
1.00x

Evrensel'i Takip Et