23 Ağustos 2025 06:05

Bu hafta yazar çıldırdı, dilerim mazur görür okuyucu.

Gündem korkunç ve yoğun olunca, şu beyaz sayfaya "Hangi birini yazsam?" diye bakmıyorum, bakamıyorum. Ölümlerden ölüm beğen der gibi, elemlerden elem seçmek işime gelmiyor.

Dermanını bulamadığımız derdi döne döne sırayla dile getirmek ne getirecek bize bilemiyorum. Yakınmak için yazıya oturmayı sevmiyorum.

Açıyorum eski senelerin yazılarına bakıyorum, araya güzel şeyler de girebilmiş, bir film, bir festival, neşeli bir anı, sevgi-aşk, bir heyecan, koca bir umut ve daha neler neler.

Geçmişe gittikçe şaşıyorum günler havada asılı kalmış gibiyken nasıl da akmış zaman, 12 senedir hafta sonları köşe yazıyorum. Hafta sonu mevhumu kalmayana kadar da yazacak gibi duruyorum. 

Son zamanlarda yazılarımla ilgili her hafta kendime özeleştiri veriyorum. Daha çok makaleden alıntı yapsaydım, teoriyi ortaya güçlü koysaydım, daha edebi anlatsaydım, sorunu kısa geçip asıl önerileri detaylandırsaydım.

Ortaya değil de acaba muhatap belirleyip ona mı yazsaydım?

Gazetem sağ olsun, ne sansür kullanıyoruz ne otosansür. Özeleştiride iktidar cephesinden cezası kesilmeyecek formatta yazma kaygısı gütmüyorum ama ortaya çıkandan da artık çok mutlu olmuyorum.

Tükeniyoruz işte, kendim de hayata dair çoraklıktan nasibimi alıyorum.

Bu hafta yazıyı altıncı kez başa alıyorum, bu sefer sonunu getirebilecek miyim bilmiyorum, önümüzdeki cümlelerde göreceğiz. 

Gündemi yazmak istemiyorum, çok üzgünüm ve aklıma gelen tüm çareleri yaza yaza tüketmiş hissediyorum. O zaman çaresiz anların sığınağını seçiyorum: kalbimi okuyucuya tüm samimiyetimle açıyorum. Mesaj kaygısından çıkıyorum.

Herkes gidiyor, mahalleden, işten, şehirden, ülkeden, endişeden çatlıyorum.

Kesişim kümelerimiz gidenlerle daha çok, kalanların bir kısmı çaresizlikten, kesişemediklerimiz rantından. Tercihli kalanların yüzdesel azlığıyla buruluyorum.

Gazetede köşe yanında dergilere, kitaplara düzenli öyküler yazıyorum. Konuları, kurguları, karakterleri ve olayları hep sokaktan topluyorum. İnsanlara kulak misafiri olmaya ve durduk yere tanışmaya bayılıyorum. 

Öyle olunca diyorlar ki "Hep seni mi buluyor bu olaylar?" Haklılar ama galiba ben olayları arayıp buluyorum, nerede bir ilginçlik ihtimali, kendimi tutamayıp içine giriyorum, insanları çaktırmadan süzüyor, arka masaları inceden dinliyorum. Ayıp mı bilmiyorum ama yazarım, ekmeğimi sokaktan topladığım cümleleri evde dönüştürerek kazanıyorum.

Şu sıralar şahit olduklarım, dinlediklerim, izlediklerime bakıyorum ve delirmenin eşiğinde olduğumuzu düşünüyorum.

Artık kimse normal değilmiş ve normal tepkiler veremiyormuş gibime geliyor. Aynı ülkede bir gün karikatür yüzünden caddelerde ölüm tehditleri savruluyor sonra bir çocuk kanseri atlatınca kutlamak için balonlarla on binlerce kişi yollara düşüyor. Ucuzluk marketlerinden termos alıp içine kahve koyup Vatan Emniyet'e gidiyoruz. Katlanır piknik sandalyeleri ile Çağlayan yoluna düşüyoruz. Oralarda görüşünce de mutlu bile oluyoruz, sarılıp öpüşüp şakalaşıyoruz. Sokaklarda farklı aksanlarıyla ama hep ağlamaklı sesleriyle anneler bir hoparlörden dile gelip çocuklarının yaşaması için bağış istiyor. Çay bahçesinde otururken bile illa birileri gelip bir ekmek parası dileniyor. Araçla trafikte durunca sol camda bir peçete-yara bandı otomatik beliriyor ya da bir buket içi geçmiş çiçek açık camdan içeri giriyor. Herkes açken insanın yediği kuru simidin bile pek tadı olmuyor. Filistin bayrağına boyanmış reklam tabelası ardında yaklaşık 30 milyonluk bir arabadan dar paçalı adamlar ellerinde purolarıyla bir eğlence mekanına giriyor. 

Herhangi bir gün ve saatte tepemizde helikopterler uçmaya başlıyor, birbirimizi duyabilmek için yüksek sesle konuşuyor ve manavla pazarlığa devam ediyoruz. Habire silah sesi duyuyoruz, yere yatmak yerine sese doğru koşuyoruz. Bütün ülkeye beton döküldü biz yine de elleri arkamızda bağlayıp iş makinası seyrediyoruz.

Sinema izlemiyoruz. Tiyatroya pek gitmiyoruz. Kimsenin de aklına sahneye bir iş makinası çıkarıp 90 dakika sahneye beton dökmek gelmiyor. Sanat ranttan pek anlamıyor. Artık pek yuvarlanıp gidemiyoruz. Güruh güruh ezbere işler yapıyoruz. Herkes nerede tatil yaparsa oraya akıyoruz. İyi bir reels herkesi mekan önünde sıraya dizebiliyor. Mekanlar ne kolay şımarıyor. Azar işitmeye teşneyiz, hiç bozulmuyor, ısrarla girip inatla fahiş fiyatları ödüyoruz, birileri ödüyor. Birileri kırsala göçüp video çekiyor, herkesin aklı çeliniyor. Hayat şehirde zaten zor, kalkın kavimler göçüne durun ey beyaz yaka, hiç anlamadığınız tarım son kalan kefen paranıza talip, sizi bekliyor. Her yer yandı. Öyle kara kara kaldık, duruyoruz. Su da bitti, sıcaktan da habire yıkanıyoruz. Habire kitlesel ölüyoruz, ölmekten yine de çok korkuyoruz. Hala her şey Allah’tan deyip geçebiliyoruz. Kader, kısmet, nasip-sizlik…Herkes evini bembeyaz boyuyor, kendin yap, kendim yaptım, her şeyi dönüştürdüm bak bembeyaz yaptım aralara da hasır serptim. Hepimiz yapalım, açamadığımız her beyaz sayfa niyetine nesneleri boyayalım gitsin beyaza, bohem görünümlü seri imalat hisli evlerde oturuyoruz. Kimsede hiçbir şey özgün durmuyor, tavır, söz, iş... Kimseye hiçbir şey tam yakışmıyor.

Bir gün Beyoğlu'nda arka sokaklardan yürüyorum, bir martı bir kediyi kovalıyor, ama hiç kanat çırpmadan yürüyerek. Uzaktan gerçekten "çıkar telefonu" dayılarına benziyor. Caddenin tam ortasında ikisi, arabalar durmuş, camdan kavgayı izliyor. Kedi korkuyla park etmiş bir araba üzerine uçtu, martı yürüyerek yoluna devam etti. O sırada iki bina önümde bir adam, Süpermen kostümü giydirdiği oğlunun kolunun altından çarşaf geçirip birinci kattan aşağı sarkıtıyordu. Bir yandan da "Kolların acıdı mı? Acır tabii kolay mı süper kahramanlık?" diyordu. Gülsen gülünür, bizim normalimiz kalmamış, öyle bakıyorsun işte buruk buruk. O ara tarihi çeşmeye doğru oldukça kilolu, tahminen 50'lerinde pardesülü başörtülü bir kadın koşmaya başladı. Arkada kalan arkadaşına "Dur bakayım belki akıyordur şişeleri doldururuz." diyordu. Bir yandan çeşmeye uzanıp bir yandan arkadaşına laf anlatmaya çalışırken oldukça derin olan çeşmenin yalağına düştü. İki ayağı havada kalacak şekilde. Arkadaşı da gülmekten olduğu yere çöktü. O sıra mahallenin alkolik evsizi geldi, şimdi ismini vermeyeyim beni bilen herkes anladı bile kim olduğunu. Sakin sakin bakarak dedi ki "Bi şey olmaz ben hep düşüyorum, bak hiçbir şey olmadı." Çocuğu görseniz hiçbir şey olmamış halini yani, uzaktan görüntüsü gerçekten tam da memleket gibi. Bunların hepsi yedi dakika içinde oldu, hepsine aynı anda bilmiyorum benden başka kaç kişi şahit oldu. Ama eğer aynı anı biri daha anlatıyorsa o da diyecek ki "Kadının biri, elinde ben diyeyim on sen de yirmi tane korkunç distopik maskeyle, yol ortasında dikelmiş, sırayla herkesi uzun uzun süzüyordu." Çünkü ben de tiyatro kostümü taşıyordum, korkunç maskelerle doluydu elim kolum. 

Bu sahne kaç kere denk gelir insana? Deli rüyası dedikleri anların tam içinde yaşıyoruz. Bakan görüyor, bakmayan şu karenin parçası olduğunun farkında mı acaba? Sokaklarda bağıra bağıra konuşuyoruz, sesini hiç duyuramamışların isyanıyla. Çocukları kovalıyoruz, kedileri kolluyoruz, martılardan korkuyoruz. Hiçbir şey normal değil, her şey biraz karikatürize. Karikatüristin öldürülebileceği bir ülke. Bence artık insanlığımız öfkemize, neşemiz kederimize, günler ertelenmişliğimize, coşkumuz kederimize yetişemiyor. Marş basmıyor.

Beyinlerimiz yangın yeri, aklımızı kaybetmiş gibi oradan oraya savruluyoruz. Deliriyoruz.

Bu düşünce beni önce korkuttu, sonra bir Hakan Günday romanı geldi aklıma. Deliliğe geçişin hızını, delinin saldığı korkuyu ve delirmenin özgürlüğünü hatırladım. Roman okumak iyi bir şey.

Kendini akıllı sananların yarattığı cezasızlık ortamında cezai ehliyetini kaybetmeye ramak kalan kaç kişi vardır acaba? 

Yeter artık donumuzu da aldınız bir canımız kaldı derken gerçekten sokaklarda Şener Şen'in Çıplak Vatandaş filmindeki misal, çırılçıplak koşmaya milim kalmış kaç kişi çıkar?

Tercihli bir evsiz ile akıl sağlığını kaybetmiş bir evsiz arasındaki en büyük fark, aklını kaybetmişlerin altına yapmasıdır. Bunu da romandan öğrenmiştim, gerçek yaşamda görerek tecrübe ettim.

Bunca pisliği hiçbir şey örtemez nasılsa diye koca koca kurumların kapısına sıçmak için bakarsın sıraya girmiş insanlar.

Bakarsın raporu alan kapanmış evine, geçmiş olsun bankalar, borçlunuz delirdi, kalmadı cezai ehliyeti. Hakim sorar neden hakaret ettin, yanıtlar geçersin: Ben aslında en çok fırın sütlaç severdim beyim. N’apabilirsin? Delirtirken düşünecektin ey muktedir, cezaevi kolay, koyarsın yirmi gardiyan. Nasıl bakacaksın yüzbinlerce deliye? Çıkmışlar meydana, slogan kanunsuz de bakalım, bağırıyorlar hep bir ağızdan “Heyyamola heyyamola çek kürekleri, zanzi zanzi, zumba zumba, hani bana hani bana…” Dağıt kitleyi bakalım dersine çalıştıysan, dağılmanın ne demek olduğunu bilemeyeni bir dağıt da görelim nasıl olacak zumba zumba, zanzi zanzi.

Normalimiz kalmadı, hiçbir şey normal değil. Mantık zemininde ne önereceksin? Mantığı biz bitirmedik ama bitti, sıyırdılar dibini.

Bu halde ne slogan üretebileceksin, nasıl bir kampanya?

En fazla "Delirdik ulan yerse gel uslandır bizi!"

Zanzi zanzi zanzi zanzi zanzi

Evrensel 31 yaşında!

31 yıldır emeğin sesi olan Evrensel, gücünü sadece okurlarından alıyor. Emeğin sesinin daha gür çıkması için sen de güç ver.

📰
E-Gazete Her gün basılı gazeteyi dijital olarak oku...
🔊
Sesli Yazılar Köşe yazılarımızı sesli olarak dinle...
🚫
Reklamsız Deneyim Reklamlara takılmadan sadece habere odaklan.
ABONE OL Zaten abone misin? Giriş Yap

Dijital Evrensel uygulamamız güncellendi

İndir, Oku, Dinle...

📰
E-Gazete Her gün basılı gazeteyi dijital olarak oku...
🔊
Sesli Yazılar Köşe yazılarımızı sesli olarak dinle...
🔑
Şifresiz Giriş İmkanı E-posta adresinle şifresiz giriş yapabilirsin.

Ayşen Şahin

Deliryum
0:00 0:00
1.00x
0:00 / 0:00
1.00x

Evrensel'i Takip Et