30 Temmuz 2025 06:05

Doğal afet diye bir şey yoktur

YAZIYI SESLİ DİNLE
0:00 0:00

Son yıllarda çok büyük orman yangınlarına tanıklık ediyoruz. Avustralya’dan Sibirya’ya, Yunanistan’dan Bolivya’ya, Kanada’dan Türkiye’ye… Başlayan, bitmek bilmeyen, insanı, ağacı, börtü böceği, toprağı, suyu, evi barkı kül eden, duman eden yangınlar… Doğal afet deniyor bunlara… Deprem, heyelan, sıcak dalgası, erozyon, hortum, sel, kasırga vb. afetlerden biri de bu yangınlar… Bir şey doğalsa, yapacak bir şey yok; getirdiği götürdüğüyle baş üstüne demek lazım…    

Oysa “doğal afet diye bir şey yoktur” diyor Neil Smith; Katrina Kasırgası bağlamında yazdığı kısa bir makalenin başlığında. Bu ifade uluslararası ölçekte de giderek yaygınlık kazanıyor. “Doğal afet” ifadesinin yanlış ve yanıltıcı olduğunun altı kuvvetli bir şekilde çiziliyor böylece. Buradaki amaç meydana gelen afetlerin neredeyse her zaman toplumsal ve politik nitelikli kararlar sonucu oluşmuş olduğunu öne çıkarmak. Terminolojik bağlamda “natural disaster/doğal afet” kavramı yerine “disaster/afet” kavramının kullanımı yönünde küresel ölçekte çalışmalar dahi yürütülüyor. Dünya Bankası ve Birleşmiş Milletler’in de bu zeminde raporları söz konusu. Bu bağlamda AFAD’ın da sitesini bir daha gözden geçirmesinde fayda var. 

Şüphesiz afetlerin doğallığının reddi, doğa olaylarının inkârı anlamına gelmiyor. Ama Smith’in örneğiyle Hindukuş dağlarında meydana gelen bir doğa olayı, büyük bir deprem hiçbir afete yol açmayabilirken, aynı büyüklükteki bir deprem Kaliforniya’da büyük bir afete dönüşebilir. Bu örnek, doğa olayı ile afet arasındaki farkı özlü bir şekilde anlatan kuvvetli bir örnektir. Şüphesiz bu fark afetlerin toplumsal, siyasal ve iktisadi boyutlarıdır.    

Smith bir afetin tüm yönleriyle -nedenleri, zarar verebilirliği, hazırlık düzeyi, sonuçları, müdahale biçimleri ve yeniden inşa- büyük ölçüde toplumsal denklemin bir ürünü olduğunu söylüyor. Kimin hayatta kalacağı da kimin öleceği de bu toplumsal denklemin bir parçasıdır. Afetlerin “doğal” diye etiketlenmesi sorumluluğun doğaya havale edilmesi, asıl sorumluların- siyaset, sermaye ve toplumsal eşitsizliklerin- gözden kaçırılması demektir. Orman yangınları bunun en çarpıcı örneklerinden biri gibi. Son derece doğal olan küçük bir kıvılcım sosyoekonomik nizam ve politik kararlar bağlamında devasa bir felakete dönüşebiliyor. Küresel düzeyde kapitalist üretim tarzının fosil yakıt kullanımına dayalı olarak gelişen iklim krizi, daha yerel düzeyde ama küresel ekonominin işleyişi ile sıkı ilişkili bir şekilde belirlenen ekonomik modellerin sonucu olarak karşımıza çıkan plansız yapılaşma, turizm baskısı, madencilik, tarım arazilerine müdahaleler, rant için kasıtlı çıkarılan yangınlar, doğanın, ağacın, toprağın, suyun kâr elde etmek için bir araç olarak görülmesi, orman ekosisteminin sürdürülebilirliği için gerekli düzenlemelerin yapılmaması ya da mülgası… bu sürecin arkasındaki sosyoekonomik ve politik dinamikler olarak görünüyor.  

Diğer yandan yangınlar herkesi eşit şekilde de yakmıyor. Neil Smith’in Katrina Kasırgası örneğinde gösterdiği gibi, afetler mevcut sınıf, ırk ve cinsiyete dayalı ayrımlara duyarlı ve onları daha da derinleştiriyor. Orman yangınlarında da durum farklı görünmüyor. Orman köylüleri, köylü kadınlar, küçük üreticiler, hayvancılıkla geçinen aileler vb. yangının ilk kurbanları. Geçim kaynakları, beka gereçleri kül oluyor. Zengin kesimler ise genelde daha güvenli bölgelerde yaşıyor, sigorta poliçeleri var ve yeniden inşa imkanlarına erişebiliyor. Oysa yoksullar çoğu zaman yangının derecesine göre elde avuçta ne varsa kaybediyor.

Yangına müdahale biçimi de toplumsal düzenin aynası gibi. Pek çok ülkede neoliberal politikalarla birlikte devletin ormancılık teşkilatı yıllar içinde küçültülmüş, yangınla mücadele taşeronlara devredilmiş, yangın uçakları yerini ihale tartışmalarına bırakmış. Hiç de yabancı olmadığımız üzere yangınla mücadelede halkın gönüllü katılımı öne çıkmış ama kurumsal hazırlık hep yetersiz. Sonuç, müdahale geciktikçe daha da büyüyen bir felaket... Eskişehir’de, Bursa’da olduğu gibi hayatını kaybeden koca yürekli insanlar. Zaten kahramanlık hikayeleri böyle değil midir? Bir hikâyede kahramanlar öne çıkıyorsa toplumsal düzen ve kurumsal işleyişte büyük sorunlar vardır.

Yangın bittiğinde de bitmez aslında. Geriye yanan alanlar kalır, peki ya sonra? İşte bir diğer mesele de burada ortaya çıkar: Yeniden inşa. Bu inşa kimin çıkarınadır? Birçok bölgede yanan ormanlar imara açılır, otel, villa, lüks site projeleri boy gösterir. Alanın ekolojik yenilenmesi değil, sermaye için yeni rant alanına dönüşmesi önceliklidir. Bazıları küle dönen köyüne dönemezken, bazıları o köyün yerine yeni bir tatil köyü, otel vb. inşa etme çabasındadır.

Orman yangınları doğanın değil, neoliberal politikaların ve eşitsiz toplumsal düzenin şekillendirdiği bir afettir; kim yanar, kim söndürür, kim rant elde eder, kim göç etmek zorunda kalır, tüm bunlar ekolojik dengenin değil, sosyoekonomik nizamın ve siyasal tercihin bir sonucudur.

Bugün ihtiyaç olan, yangına karşı yalnızca itfaiye uçakları değildir, doğayı ranttan koruyacak güçlü bir kamusal irade, yerel halkın söz ve hak sahibi olduğu kolektif bir ormancılık, fosil yakıt bağımlılığını azaltacak gerçekçi bir yoldur.

Bir kıvılcım doğaldır, evet. Ama felaket toplumsaldır. Ve onu önlemek de mümkündür.

Evrensel'e Abone Ol

31 yıldır emeğin sesi olan Evrensel, gücünü sadece okurlarından alıyor. Emeğin sesinin daha gür çıkması için sen de güç ver.

📰
E-Gazete Her gün basılı gazeteyi dijital olarak oku...
🔊
Sesli Yazılar Köşe yazılarımızı sesli olarak dinle...
🚫
Reklamsız Deneyim Reklamlara takılmadan sadece habere odaklan.
ABONE OL Zaten abone misin? Giriş Yap

Dijital Evrensel uygulamamız güncellendi

İndir, Oku, Dinle...

📰
E-Gazete Her gün basılı gazeteyi dijital olarak oku...
🔊
Sesli Yazılar Köşe yazılarımızı sesli olarak dinle...
🔑
Şifresiz Giriş İmkanı E-posta adresinle şifresiz giriş yapabilirsin.

Evrensel'i Takip Et