Kamu emekçileri için grev hakkının dayanakları
1990 yılının yaz aylarıydı. Üniversitelerde ve üniversiteli gençlik mücadelesinin merkezi durumundaki Beyazıt’ta sıcak bir mücadele dönemini geride bırakmıştık. Fakülte tatildi ama üniversiteler açıldığında mücadeleyi ve örgütlenme düzeyimizi nasıl ilerleteceğimizi konuşmak üzere birkaç arkadaşla buluşmuştuk. Buluşmaya gelmesini beklediğimiz arkadaşlardan birisi, hemşire-öğrenci arkadaşımız, aramızda yoktu. Arkadaşımızla o gün bir gazetenin birinci sayfasında karşılaştık. Fotoğraf Aksaray’daki bir memur eyleminden çekilmişti. Kamu emekçileri, 1990’da açık kitlesel mücadelesini başlatmıştı. “Sadaka değil toplu sözleşme” sloganı meydanlarda yankılanıyor, “grevli, toplu sözleşmeli sendika hakkı” talep ediliyordu.
35 yıllık kesintisiz mücadele
Kamu emekçileri, 1961 Anayasası sonrası örgütlenme ve mücadele deneyimlerinin kesintiye uğradığı 12 Eylül’den sonra ilk kez 1988’de derneklerini kurarak; 1990’dan itibaren ise iş kolu temelli sendikalarda örgütlenerek kesintisiz bir şekilde mücadele ediyor.
12 Eylül karanlığında dernek dahi kuramayan devlet memurları; doğrudan yasal ve anayasal dayanağı olmamasına karşın sendikalarını kurdular; yasası arkadan geldi. Geldi ama sokaktaki hareketi kontrol etmeyi amaçladı. Sendika hakkı yasal dayanağa kavuştu ama grevli toplu iş sözleşmeli sendika hakkı tanınmadı. Bu noktada işveren/iktidar yandaşı sendikalar türetildi. Bu sendikalar idareler tarafından desteklendi; büyütüldü ve kamu emekçilerinin mücadelesini kontrol etmek, bölmek, etkisizleştirmek ve baskılamak için kullanıldı.
Kamu emekçileri sendika hakkını sokakta ve fiilen kazandı. Bu hak Anayasa’ya önce 1995 değişikliği ile sonra 2001 değişikliği ile girdi. Kamu Görevlileri Sendikaları ve Toplu Sözleşme Kanunu ise 2001 tarihinde çıkartıldı. Yasal ve anayasal güvence eksik de olsa 10-15 yıllık mücadelenin kazanımıydı. Bir yandan da ölü doğan bir kazanımdı. Çünkü yasa grev hakkını içermiyordu.
Anayasal hak tartışması
Ancak hukuku salt lafızla yorumlamak doğru değildir. Mesele özgürlükler olduğunda geniş yorum esas alınmalıdır. Anayasa’nın grev hakkını düzenleyen, “Grev hakkı ve lokavt” başlıklı 54’üncü maddede “çalışanlar” yerine, “işçiler” ifadesinin kullanılmasına takılmamak, buradan hareketle grev hakkının anayasal bir hak olmadığını ileri sürmemek gerekir. Yasaklanmayan her hak, yasa ile düzenlenebilir ve Anayasa dahi değişmeden grev hakkı içeren yasal değişiklikler yapılabilir. Anayasa’nın 90. maddesi esas alınarak ILO sözleşmeleri doğrudan uygulanabilir.
Çünkü Anayasa’nın 90. maddesinin son cümlesine göre “Usulüne göre yürürlüğe konulmuş temel hak ve özgürlüklere ilişkin milletlerarası andlaşmalarla kanunların aynı konuda farklı hükümler içermesi nedeniyle çıkabilecek uyuşmazlıklarda milletlerarası andlaşma hükümleri esas alınır.”
Sendikal haklar da temel insan haklarına dahil olduğuna göre, dayanağını Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ve ILO sözleşmelerinden alan kamu görevlilerinin grev hakkının yasal ve hatta anayasal bir hak olduğunu ifade etmek gerekmektedir.
Buna rağmen, toplu sözleşme yapılması sırasında uyuşmazlık çıkması halinde tarafların Kamu Görevlileri Hakem Kuruluna başvurmasını öngören düzenleme ve Kamu Görevlileri Hakem Kurulu kararlarının kesin ve toplu sözleşme hükmünde olması kamu emekçilerinin gerçek bir toplu iş sözleşmesine kavuşmasını engellemektedir. Bu engel sadece mevzuattan değil, mevzuatın geri yanlarına yaslanan sarı sendikaların tutumundan da kaynaklanmaktadır. TİS masasında iktidar tarafından desteklenen ve güçlendirilen “sarı sendikaların” memurları temsil etmesi, toplu sözleşme görüşmelerini “kolektif dilenme” ve “sadaka isteme törenlerine” dönüştürmüştür.
Danıştay, AYM ve AİHM kararları
Kamu emekçilerinin grev hakkı, özellikle ILO belgeleri ve Türkiye’nin ilgili 5. ve 6. maddelerine çekince koyduğu Avrupa Sosyal Şartı olmak üzere birçok uluslararası düzenlemede yer alan bir konudur. Grev hakkının yasal düzeyde doğrudan tanınmamasından hareket eden idari makamlar ve ilk derece mahkemeleri, bu hakkı yok saymaktadır. Ancak Danıştay ve Anayasa Mahkemesi başta AİHM içtihatları ve ILO belgeleri olmak üzere uluslararası belgelere atıfta bulunarak bu hakkın varlığını kabul etmektedir.
Anayasa Mahkemesi, konuyla ilgili kararlarında kamu görevlilerinin grev hakkını tanımıştır. Bunu yaparken ILO sözleşmelerini ve AİHM kararlarını ölçü, norm olarak kullanmıştır. Bu tercih, hakkın korunması ve geliştirilmesi açısından şüphesiz önemli bir adımdır. Ancak Mahkemenin kamu görevlilerinin grev yapmasının önündeki kanuni engelleri tartışmaması, Anayasa’daki güvence eksikliği konusunda sessiz kalması, dahası sendikaların “grev” olarak nitelendirdiği eylemleri, “Ses duyurma amaçlı sendikal faaliyet” olarak tanımlamayı tercih etmesi eleştiri konusudur. Görülebilir ki, Anayasa Mahkemesinin olumlu kararlarına rağmen, Türkiye’de grev hakkına özellikle kanunlar ile getirilen sınırlamalar nedeniyle bu hakkın icra edilmesi ne yazık ki zorluklarla maluldür.
Tamamına erdirmek için
Toplu pazarlık ve grev hakkı olmayan sendikanın “Motoru olmayan lokomotife” benzetilmesi, kamu emekçilerinin 30 yıllık mücadele geçmişiyle doğrulanmıştır. Aynen “Hak verilmez alınır” şiarının her an doğrulandığı gibi.
Kamu emekçileri, sendika hakkını nasıl fiili mücadeleyle kazandıysa, şimdi bu kazanımı, Anayasanın 90. maddesi, ILO sözleşmeleri, AYM ve AİHM kararlarını da dayanak yaparak grev ve gerçek bir toplu iş sözleşmesi hakkını da aynı şekilde kazanabilir ve ekmeğini büyütebilir. Son 35 yılda yaşananlar, kamu emekçilerinin sefalete mahkum olmamasının başkaca bir yolu bulunmadığını gösterdi.
Evrensel'i Takip Et