19 Temmuz 2025 06:05

Ya büyüttüğünüz nefreti ne yapacaksınız?

Devlet büyükleri, aylardır yürüttükleri silahsızlandırma kampanyasını, Türklerin, Kürtlerin ve Arapların kardeşliğini ilan ederek taçlandırdılar. Görünüşte, ülke barışa doğru bir adım attı. Hatta on yıllardır seslendirdiğimiz ve bir zamanlar ilk heceleri bile “terörist” ilan edilmenize yetecek “Halkların kardeşliği” nidası devlet tarafından sahiplenmiş oldu. Fakat bu kardeşlik sözlerini, iktidardakilerin 1970’lerden beri yaptıkları ve şu anda sarf ettikleri diğer sözler ışığında ele alınca, başka bir resim çıkıyor ortaya.

Malum çevreler, en azından elli yıldır bir etnik temizlik kampanyası yürütüyorlar. Erdoğan AKP’si, bu temizlik konusunda bazı itirazları olan İslami hareketi de çoğunlukla devlete ve düzene eklemledi.

Bu temizlik, memleketin her köşesinde o kadar derin bir nefret yarattı ki, yıllardır biriken tüm kanıtlara rağmen, her yangın olayında ilk başta Kürtler suçlanıyor. Oysa (tek değil ama) en büyük fail, her türlü sorumluluğu ve bedeli kamunun sırtına yükleyen enerji şirketleri.

İktidar yetkilileri bir süre bekleyip söylentileri yalanladıktan sonra bile, iktidar trolleri sosyal medyada Kürt düşmanlığı körüklemeye devam ediyor.

Nefret, gündelik hayatımızda da bin bir şekilde çıkıyor karşımıza. Örneğin… Yıllardır irtibatta olduğum bir adam, ne zaman “Diyarbakır’ın D’si” desem, “Denizli’nin D’si” diye düzeltir. Oysa “Amed’in A’sı” filan demiyorum, resmi dille söylüyorum. Rejim yanlısı bu vatandaşın Diyarbakır sözcüğünü sıradan bir cümlede duymaya dahi tahammülü yok. Erdoğan’ın tarihi “kardeşlik” konuşmasından sadece bir gün sonra, yine ısrarla düzeltti “yanlışımı.” Silahlar yakılmış, bizzat kendi reisleri tarafından kardeşlikler ilan edilmiş, bazılarının umurunda değil.

Liberal ve sol cenahta sıkça şöyle bir argüman duyuyoruz yıllardır: “Bu sağcılar itaatkardır. Reisleri bir ‘Hepimiz kardeşiz’ desin, hepsinin süngüsü düşer.” Son süreçte de bu argümanın bin bir versiyonunu duyduk. Mealen: “Toplumun önemini de kinini de çok abartmayın. Dünyaya şekil veren devletlerdir, karanlık güçlerdir, sıradan insanlar değil. Bu güçler Türkiye’de barış isterse, gerçekten barış olur. Şu anda dünya egemenlerinin çıkarları barış gerektiriyor. Devletin karanlık dehlizlerinde de barış örgütleniyor o yüzden.”

Bu mantıksal kurgu çizgisinde, hepimizin “süreç”e biat etmesi istendi. Özünde sağcı olan bu talebin, sol ve liberal görünümlerle sunulmasının tuhaflığı bir yana, olgularla da çelişen bir yaklaşım bu. Yukarıda bahsettiğim vatandaşın ruh halinin ne kadar geniş kesimlerce paylaşılan bir ruh hali olduğunu hem çevremizdeki insanlardan hem de sosyal medyadan biliyoruz.

Siyasetin belirleyici bir gücü olduğu doğru. Ancak toplum, en etkili siyasetçilerin bile istediği zaman istediği biçimde şekilleyebileceği bir kil yığını değil. Siyaset-toplum ilişkisini tek yönlü değil, çok belirleyenli bir denklem olarak okumak gerekiyor. Bunun için de liberallerin ve bazı solcuların yakın durduğu, devletlerin ve siyasetçilerin çıkarlarını merkeze koyan pragmatik, kurumsalcı, veya realist okullar yerine, “siyasi eklemlenme” fikrine dayanan hegemonya kuramına ve benzeri yaklaşımlara başvurmalıyız.

Siyasi önderler ve partiler bazı kritik dönemeçlerde duygu ve kimlik oluşumunda kilit rol oynasa dahi, bu duyguların taşıyıcıları bir dizi sivil ve/ya paramiliter oluşum aracılığıyla tarihe yön verir. Tarihsel bloklar, önderlerle militanlarının sıradan insanlarla etkileşimi sonucu kurulur. Liderlerin “barış,” “savaş,” “kardeşlik,” veya “nefret” reçeteleri yazmasıyla değil.

İktidar bloğu, on yıllar içinde oluşturduğu nefret yüklü saldırganlığı bir yere yöneltmek zorunda. Türk-Kürt-Arap (sözde) kardeşliğinin rejim için aslında, tüm bölgede emperyal tahakküm kurma hevesinin bir aracı olduğunu anlatanlar oldu, haklı olarak. Fakat mesele biriken nefretin yeni “ötekisi”nin kim olacağı. Müslüman düşmanı Trump, Erdoğan’ın Suriye-Türkiye projesine tam destek vermişken, hükümet basınında bazı kalemlerin Türk-Kürt-Arap kardeşliğini “haç ile hilal”in ebedi mücadelesinin dışa vurumu olarak sunması – en hafif ifadeyle – abes. Yeni “baş düşman”ın İran olması çok daha muhtemel.

İran ya da başka bir suni düşman yaratıp ona saldırmak, sıradan bir vatandaşı “Diyarbakır” sözcüğünü bile kullanmaktan alıkoyan nefreti dağıtamaz. Bu ancak nefretin biçimini değiştirip daha da büyütür. Gerçek kardeşliğin yolu, Türklerin, Kürtlerin, Arapların, Acemlerin bölgemizi talan eden şirketlere ve onların güdümündeki devletlere karşı birleşmesinden geçer.

Cihan Tuğal

Ya büyüttüğünüz nefreti ne yapacaksınız?
0:00 0:00
1.00x
0:00 / 0:00
1.00x

Evrensel'i Takip Et