3 Haziran 2025 06:03

Murathan Mungan’ın Nâzım Hikmet yanılgısı

Bu başlığı, küçük bir değişiklikle, ikinci kez kullanıyorum. Bundan yirmi dört yıl önce, Varlık dergisinin Ekim 2001 sayısında da “Murathan Mungan’ın Benjamin yanılgısı” demiştim. O günlerde Mungan, Milliyet Sanat’taki bir yazısında, Walter Benjamin’in “Tekniğin Olanaklarıyla Yeniden Üretilebildiği Çağda Sanat Yapıtı” adlı makalesinde sinema sanatına yönelik yaklaşımını eleştirmişti. Özetle, tekniğin olanaklarıyla yeniden üretilebilir olma özelliğiyle kitleselleşen sanatın gerçek sanatı “eksilttiği”ni söylemekle Benjamin’in “elitist bir tutum” sergilediğini, buna örnek gösterdiği için de sinemayı küçümsediğini iddia ediyordu Mungan. Ve asıl önemlisi, Benjamin’in “haklı çıkmak uğruna, kimi zaman konu malzemesinin bir yanını gölgede bırakan tek yanlı örnekler verebildiğini”, dolayısıyla, makalesinin “kendine güvensiz bölümler içeren” şaşkın ve kaçamak tavırlı olduğunu belirtiyordu (bu tavrı da, “Benjamin tekili”ni aşan, genel olarak Marksist kuramcılarda rastlanılan “tipik bir davranış modeli” olarak etiketliyordu).

Tartışmayı burada tekrar edecek değilim, biraz ayrıntı içeriyor. Şu kadarını söyleyeyim: O makaleyi okuduğunuzda, Benjamin’i Mungan tarzı yanlış anlamak mümkün değil; Mungan’ın itiraz ettiği noktalarda tartışılacağı hiçbir karmaşık yönü yok makalenin. Buna rağmen tartışmaya açabilmek için Mungan, Benjamin’i itham ettiği şeyi kendi yapıyor, “haklı çıkmak uğruna tek yanlı örnekler verme” suçunu kendi işliyordu. Çünkü Benjamin’i beğenmeme niyetiyle yazılmıştı o yazı, bu çok belliydi. Bu da bir prestij arayışıydı demek ki! Ne olursa olsun Benjamin’i beğenmeyecek, itiraz edeceği bir nokta mutlaka bulacaktı. Daha başından verdiği kararı haklı çıkarmak ve kafasında tasarladığı sonuca varmak için son derece tek yanlı davranmıştı.

Yirmi dört yıl sonra aynı şeyi Nâzım Hikmet üzerinde denedi şair (bu sürede başka örnekler verdi mi bilmiyorum, fikir adamlığını ilgi çekici bulmadığımdan şiirleri dışında takip etmedim Mungan’ı). Bursa Büyükşehir Belediyesi’nin ilan ettiği (2024 Haziran’ı ile 2025 Haziran’ı arasında, Atilla Birkiye danışmanlığında, konserler, şiir dinletileri, söyleşiler, atölyeler ve sergilerle süren) Nâzım Hikmet Yılı’nın final etkinliği olarak gerçekleşen Güneşin Sofrasında Nâzım Hikmet Sempozyumu’nun açış konuşmasında yaptı bunu Mungan.

Nâzım Hikmet Sempozyumu’nun açılış konuşmasıyla onurlandırılmıştı ama Nâzım Hikmet’in onuruyla pek ilgili gibi görünmüyordu kendisi, üzerinde rahatça tepindi. Büyük şairin arada kötü şiirler yazdığını söyledi, sonra ona narsist dedi, “narsisizmine yenik düştüğü için de kendi etkisinde kalan şairleri beğenip öne çıkardı” dedi, erkekliğini yüceltip kadınları aşağıladığını öne sürdü, “kadınlar hakkında hakaret içeren şiirler” diye çoğumuzun ezbere bildiği birkaç dize okudu. İtham dolu uzun konuşması, haklı çıkmak uğruna kimi zaman konu malzemesinin bir yanını gölgede bırakan tek yanlı örneklerle sürdü gitti. (Bildirilerin tamamı sempozyum kitabında yayınlandı ama Mungan’ın metni orada yer almadı, kendi ayrı yayınlayacakmış.)

Velhasıl, adına düzenlenen sempozyumu açmak üzere orada bulunan Mungan, büyük şairi “övmeye değil gömmeye” gelmiş gibiydi. Sıraladığı itham ve iddiaların her birine gazete köşesinin makul sınırları içinde cevap vermek mümkün değil. Yine şu kadarını söyleyeyim: Özel bir niyetiniz yoksa şayet, Benjamin gibi Nâzım Hikmet’i de Mungan tarzı anlamak mümkün değil. Nâzım Hikmet gibi hem hayatında hem şiirinde apaçık ve duru olan birinin Mungan’a malzeme çıkacak karmaşık bir yönünün olması beklenemez zaten.

Konuşmasını cesur bulanlar oldu, Nâzım ustayı daha iyi anlamaya katkı sağlayacağını düşünenler oldu. Hiç ilgisi yok. Mungan, kendi günahını Nâzım Hikmet’te taşlamaya niyet ettiği için, narsisizmine yenik düştüğü için yapmıştı o konuşmayı. Orada herkes Nâzım Hikmet için buluşmuştu. Herkesin “mavi gözlü dev”iydi Nâzım. Ama o Murathan Mungan’dı! Bir aşırılık yapmalı, yerleşik olanı alt üst etmeliydi. Bu niyetle karşımıza geçmiş, güya “put kırıyor”! Ama bilmiyor ki gönülleri kırıyor. (Ne güzel şiirdir değil mi Asaf Halet’inki: “İbrâhim, gönlümü put sanıp da kıran kim?”)

Elbette herkes gibi Nâzım Hikmet de tartışılmaz değil, hele tabu hiç değil. Nâzım Hikmet Yılı’nın ve dolayısıyla sempozyumun danışmanı Atilla Birkiye, başka söze lüzum bırakmayacak şekilde (sempozyum kitabında) yazmış: “Nâzım Hikmet kişilerin yüceltilmesini, putlaştırılmasını önermez, başta kendisi için geçerlidir bu durum, nitekim ‘bir ömür yoklaması’ diye düşüneceğimiz, yaşamının son yıllarında yazdığı ‘Otobiyografi’ şiirinde, hatalarını, zaaflarını açıkça dile getirir, insandır çünkü ama bu hatalar, zaaflar bir kişilik, mizaç, bir çıkar gözetme değil, insanın içinde bulunduğu koşullardaki ‘tökezleme’lerdir ki, hani çok da değildir bildiğimiz, okuduğumuz, tanıkların yazdıklarına, söylediklerine baktığımızda.”

O yüzden, “cesur” ya da “Nâzım Hikmet’i daha iyi anlamaya katkı sağlayacak” bir konuşma değildi Mungan’ınki. Çok tipik bir “Bakın ben ne diyorum!” konuşmasıydı, bunu çok belli eden bir mimarisi vardı metnin. Her ne pahasına olursa olsun Nâzım Hikmet’i beğenmeyecekti. Kafasında tasarladığı sonuca varmak için de işte yine, yıllar sonra yine son derece tek yanlı davranmıştı.

Bugün Nâzım Hikmet’in ölüm yıldönümü, 3 Haziran 63’ün altmış ikinci yıldönümü olduğu için söyleme gereği duydum bunları.

Mayakovski’nin ölümü üzerine yazdığı yazıda şöyle demişti Nâzım Hikmet: “Mayakovski’nin hayatı mütemadi bir kavga seyrinden ibarettir. Hayatlarında dövüşenlerin isimleri ölümlerinden sonra da sağ kalan düşmanlarıyla kavgaya devam ederler.” Mayakovski hakkında bulunduğu kehanet kendine kader oldu; Nâzım Hikmet’in ismi ve eserleri kavgaya devam ediyor, daha da edecek. Çünkü hiç bitmeyen, bitmeyecek gibi görünen bir verimi ustanın. Hayatın ve edebiyatın bütün tezahürlerinde aktif olmayı öylesine istemiş ve bunu o derece başarmış ki, durup durup daha önce hiç rastlanmamış bir izi çıkıyor ortaya, hiç bilinmeyen bir şiiri, hiçbir bir yerde yayınlanmamış bir belge vs... Bitmiyor.

Hem buna bir delil hem de ölüm yıldönümünde taptaze bir anma olsun diye, Dünya Barış Konseyi'nin 23-28 Mayıs 1954'te Berlin'de yapılan ve Nâzım Hikmet'in Büro üyeliğine seçildiği Olağanüstü Oturumu'ndaki konuşmasını ilginize sunuyorum; sınıfın en çalışkanlarından Türkiye Sosyal Tarih Araştırma Vakfı (TÜSTAV) bulup çıkartmış.

Not: Bursa’da Nâzım Hikmet Yılı bitmiş olsa da Yaşamak Güzel Şey Be Kardeşim başlığı altında iki güzel sergi hâlâ devam ediyor. Küratörlüğünü Emre Zeytinoğlu, tasarımlarını Savaş Çekiç’in yaptığı sergilerden biri Nâzım Hikmet’in yaşamından az bilinen -ya da hiç bilinmeyen- fotoğraflardan oluşuyor. Diğeri de ülkemizin önemli sanatçılarının imzasını taşıyan Nâzım Hikmet resim ve heykellerini içeriyor. TÜSTAV, Nâzım Hikmet Vakfı ve Piraye Koleksiyonu’nun katkılarıyla hazırlanan, Şefik Bursalı Sanat Galerisi ve Tayyare Kültür Merkezi’ndeki bu değerli sergileri görmek için 9 Eylül’e kadar vaktiniz var.

Göksel Aymaz

Murathan Mungan’ın Nâzım Hikmet yanılgısı
0:00 0:00
1.00x
0:00 / 0:00
1.00x

Evrensel'i Takip Et