Salgado’nun gördüğü
İlkokulun ikinci sınıfında eve bir fotoğraf makinesi geldi, üstten bakmalı olanlardan.
“Nasıl çalışıyor bu?” diye sordum endüstri meslek lisesi öğrencisi abime.
“Şurdan bakıcaksın, buraya basıcaksın” dedi.
Şurdan baktım, buraya bastım.
36 pozluk negatif şerit fotoğrafçıda basılıp gelince anladım ki bu fotoğraf işi o kadar basit değil.
Üyesi olduğu Fransız Güzel Sanatlar Akademisi geçtiğimiz cuma günü aramızdan ayrılan fotoğraf sanatçısı Sebastiao Salgado’nun ardından "insanları tasvir etmek için yalnızca gözlerini ve kamerasını değil, ruhunun ve kalbinin doluluğunu da kullandı" deme gereğini bu yüzden duymuştu. Bakmakla görmek arasındaki ünlü fark buradan geliyor.
Uzun süredir yaşadığı Paris'te 81 yaşında hayata gözlerini yuman, etkileyici siyah beyaz fotoğraflarıyla tanınan Brezilyalı belgesel fotoğrafçısı Sebastiao Salgado, görmenin dünyayla bir ilişki kurma biçimi olduğunu, daima (nesneye değil) nesneyle aramızdaki ilişkiye bakmakta olduğumuzu güçlü biçimde kanıtlayan bir fotoğrafçıydı. O, “buraya” basarken dünyayla ilişkisine bakıyordu. Ne gördüyse onu kaydetti.
Salgado, 1944’te Minas Gerais'te doğdu. Sao Paulo'da ekonomi okudu. 19 yaşında tanıştığı eşi Lélia Wanick’le birlikte sol görüşlü devrimci bir grubun üyesiydi ve 1964-85 Brezilya askeri diktatörlüğü altında siyasi zulüm arttıkça çift ülkeyi terk edip Paris'e taşındılar. 70'lerin ortalarında orada fotoğrafçılığa başladı ve kısa sürede adını duyurup belli bir üne kavuştu. Eserlerindeki siyah-beyaz kompozisyon ve dramatik aydınlatma, hemen tanınan, kendisinin bir Salgado fotoğrafı olduğunu ilk bakışta ortaya koyan özgün bir kombinasyon sunuyordu. İnsanın insanla, insanın doğayla ilişkisindeki adaletsizlikleri, işte bu çarçabuk tanınan siyah-beyaz kompozisyonlarla belgeledi Salgado. 1994’te eşi Lélia Wanick Salgado’yla birlikte kendi şirketi Amazonas Images’ı kurmadan önce çeşitli fotoğraf ajansları için uluslararası projelerde çalıştı. İlginçtir, ailesi de ölüm nedeninin 2010 yılında iş için gittiği Endonezya'da yakalandığı ve uygun şekilde tedavi edilmeyen sıtmanın yol açtığı bir çeşit kan hastalığı olduğunu belirtiyor. Salgado ayrıca 1974'te Mozambik'in bağımsızlık savaşını fotoğraflarken bir mayına denk gelen aracının havaya uçması sonucu omurgasında oluşan sorunlarla da mücadele ediyordu.
Yaklaşık elli yıl süren verimli kariyeri Salgado’yu 130'dan fazla ülkeye götürdü. Gittiği yerlerde insan ve doğa hallerinin etkileyici görüntülerini kaydetti. Kamerasının merceğiyle daha adil, insancıl ve ekolojik bir dünya için mücadele etti Salgado. O mercekle kaydettiği görüntüler, mesela Afrika’nın Sahel bölgesindeki kıtlık (1984), Serra Pelada madeninde çalışan kaçak altın madencileri (1986), Ruanda Soykırımı (1994) fotoğrafları hem dünyanın kahrını çekenlere yönelik hassas bir bakış açısı sunuyor, hem de Körfez Savaşı’nda yanan petrol sahaları (1991), eşsiz manzaraları, kıvrımlı nehirleri ve yerli halklarıyla Amazon (2021) fotoğraflarında olduğu gibi gezegenimizi tehdit eden çevresel sorunları sarsıcı biçimde ortaya koyuyordu.
Kariyerini tanımlayan insan emeği ve mücadelesi yanında, bundan ayrı düşünülemeyecek olan, doğanın tahribi de Salgado’nun tabi ki vazgeçilmez konusuydu. Doğayla bağ kurmak, Salgado'nun fotoğrafçılığa olan tutkusunu yeniden keşfetmesini sağladı. Merceğinden baktığı doğanın, her bir öğesini (ağaçları, bulutları, sisleri ve ışığı) ustalıkla kullanışının destansı bir his verdiği, hayranlık uyandıran görünümlerini yarattı. Vefatını öğrendiğinde bir dakikalık saygı duruşunda bulunan Brezilya Devlet Başkanı Lula, bütün bu fotoğrafların "tüm insanlığın vicdanı için bir uyarı" niteliğinde olduğunu söyledi.
Ne var ki, insanın ve yeryüzünün acısını son derece estetik bir kavrayışla belgeleyen bu fotoğraflar aynı zamanda bazılarının onu "sefalet esteti" olmakla eleştirmesine de yol açtı; "solcu bir militan" olmak, "sefaleti sömürmek ve estetize etmek"le suçlandı Salgado. Halbuki Salgado, sanatın otantik içeriğine sahip çıkıyordu. Buna göre, şayet dünya eşitsizlikçi ilişkiler üzerine kuruluysa ve bu da acı ve kötülük üretiyorsa, ya da başka ve daha güzel bir deyimle “yaşam yaşamıyor” ise, sanat bunun endişesini taşımalıydı, çünkü sanat, yaşamın yitirilişinden sorumluydu.
Bu sorumluluk gereği, yaşama dair saygıdeğer ve geçerli bilgi ancak yaşamayan yaşamdan, Salgado özelinde “sefalet”ten elde edilebilir. İyice belirlenip tanınmış sefalet artık sefaletten kurtuluşun yol gösterici tabelası olur. Gerçekliğin üzerine tam olarak bu tarz bir düşünme ile gidildiğinde, sefalet (ya da kötülük ya da çirkinlik) gerçek bir estetik soyutlamanın en derin itici güçlerinden biri olur. Dolayısıyla Salgado doğru bir tercihte bulunmuştur; sanatın otantik içeriğinin kendi evrenindeki güncel koşulu, elbette Serra Pelada altın madeninden ağır bir yükü çekerken bitkin bir şekilde eğilmiş çamurlu işçidir.
"Sefaletin esteti olduğumu ve yoksul dünyaya güzelliği dayatmaya çalıştığımı söylüyorlar. Ama neden yoksul dünya zengin dünyadan daha çirkin olsun ki?” diye haklı olarak soruyor Salgado; “Buradaki ışık oradakiyle aynı. Buradaki onur oradakiyle aynı.” Evet, onun bu bakış açısı fotoğraflarını sadece yaşamın yitirilişine ilişkin sorumlulukla değil, ezilenlere, sömürülenlere yönelik ince bir anlayışla da donatıyor; onları kahramanca sunmadan veya dolaylı olarak acıma duygusu uyandırmadan, onurlarını yansıtıyor.
Sadece insanın sefaletinde değil, doğanın tükenişinde de aynı tavır içindedir Salgado. Dünyanın dört bir yanındaki insanların hem acılarını hem de onurlarını yansıtan fotoğrafçı, her kara taşın, her kuru ağaç dalının, her kasvetli bulutun içinde asla bitip tükenmeyecek şekilde etrafımızda çoğalan dünyayı sunar bize. Eşi Lélia Wanick Salgado "Çok canlı bir insandı, hayatı severdi" diyor. Başka türlü mümkün değil zaten, hayatı sevmese onun sefil halini, berbat edilişini belgelemek ister miydi hiç?
Fotoğrafın klasik sanatlardan farkı uzamın anlam olarak kaydedilmesidir derler, zira klasik sanatlarda anlam uzam olarak sunulur (bir Balzac romanı burjuvası, örneğin, evini döşeyen mobilyasıyla, kadife perdesiyle, sofrasındaki porseleniyle anlaşılır olur). Bir fotoğraf karesiyle çerçevelenen uzam, eğer bu Salgado tarafından çerçevelenmiş bir uzamsa, dünya hakkında anlam üretir, bilinmesi gereken her şeyi mümkün olduğunca eksiksiz ve uzun süreliğine, bir yol gösterici tabela olarak en kalıcı şekilde sunmak derdindedir. Bir Salgado karesi, geçmiş zaman hatırasını değil, hakikat olarak bilinene ilişkin içeriği muhafaza eder.
Tüm sefaleti içinde günün hakikatini de yalnızca böyle bir bilinç ele geçirebilirdi. Böyle bir bilincin “buraya bakıp, şuraya basarak” elde ettiği görüntü, sadece mevcut zamansal ve mekânsal durumu değil, geleceği de kaydeder.
Toprağın bol olsun sefalet esteti solcu militan.
Evrensel'i Takip Et