Vicdan üstüne


04 Temmuz 2011 08:35

Hangi meslek erbabı olursa olsun insan bir kez vicdanını kararttı mı ondan korkulur. Politikacı, asker, polis, işveren, sendikacı, esnaf, gazeteci, fark etmiyor. Toplumlarda neden oldukları kötülüklerin, zulümlerin boyutu ise öylesine büyük oluyor ki, bir yerden sonra ölçebilmenin mümkünü yok. Siyaset tarihimizin ünlü liderlerinden biriydi Osman Bölükbaşı. Kendisini alanlarda çılgınca alkışlayan kalabalıklara gülümseyerek döner özetle şöyle derdi: “Söylediklerimi doğru bulduğunuz için alkışlıyorsunuz ama sandığa gidince yine oy vermeyeceksiniz bana. Hiç değilse oy verirken elinizi cüzdanınıza değil vicdanınıza koyun.” Yıllardır tanık olduğum, demokrasiye kavuşma oyunu, kapsamındaki parlamento seçimlerinde Bölükbaşı’nın bu sözlerini anımsarım hep. İlle de son seçimler. Bir seçim ki siyasi partiler yasasından yoksun, bir seçim ki yüzde 10 barajı ile halkın seçme özgürlüğü elinden alınmış. Bir seçim ki kamu hizmeti yayıncılığı yapması gereken TRT’si, tecimsel televizyon ekranları hep düzen partilerine açık, sol siyasete kapalı. Sanki kamuoyuna bilgi akışı sağlayacak iletişim organları değil iktidar partisinin propaganda araçları. Bu yazıyı yazmaya oturduğumda parlamentodaki çözümsüzlük sürüyordu. Türlü engellemelere, zorluklara karşın bağımsız girdikleri seçimden büyük bir başarı ile çıkan BDP üzerine oyunlar oynanıyor. TMY’sini değiştirme yolunda AKP’nin bir eğilimi olmadığı seçim öncesinden belliydi. TCK kimi maddelerinin değiştirilmesi yolunda Gazetecilere Özgürlük Platformu olarak iktidarın önde gelen bir yetkilisi ile görüştüğümüzde “TMY’ye dokundurmam” dediğini anımsıyoruz. İşte o yasa yüzünden şimdi Hatip Dicle’nin milletvekilliği iptal ediliyor. İşte o yasa yüzünden Güneydoğu’da gazetecilik yapılamıyor. 60’ı aşkın meslektaşımız parmaklıklar ardında. Yazılan her sözcüğü teröre bağlamakta uzmanlaşmış insanlar gencecik hayatları çalıyor en verimli yaşlarında. Ahmet Şık, Nedim Şener seçim sonrası kaosunda unutuldu bile. Sahi adaletin vicdanı nerde? Demokrasi, daha çok özgürlük derken yurdun dört bir yanına konuşlanmış cezaevlerimizle ve sayıları her gün biraz daha artan içerideki gazeteci, yazar ve aydınlarla ün yapacağız dünyada. Bu ayıbı kimler üstlenecek dersiniz? Kandıra 2 No’lu T tipi Hapishanesinden Evrensel gazetesine bir mektup gönderen meslektaşım Füsun Erdoğan’ın yazdıklarını okurken içim burkuldu. 24 Temmuzun sansürün kaldırılışının 103. yıldönümü olduğuna değinirken, parmaklıklar arkasındaki gazetecilerin de “Acaba sansür kalkmamış olsa daha ne olurdu” sorusuna yanıt aradıklarını vurgulayan Füsun Erdoğan: “24 Temmuzda olmayan basın özgürlüğünü, TMY’nin kurbanları olduğumuz gerçeğini bir kez daha hatırlatıp, özgürlüğümüzün ve başka gazetecilerin tutuklanmamasının, basının özgürleşmesinin daha çok mücadeleden geçtiğini hatırlatacağız. Bir de 1990’ların başında kayıplara karşı mücadelenin sembolü olan ‘Susma, sustukça sıra sana gelecek’ sloganını salacağız gökyüzüne” diyor özetle. Ey vicdan ey insanlık neredesin?
Yazacak, hele de düzen medyası üzerine söylenecek çok şey var. O konuları bir başka yazıya bırakıp Gülten Akın’dan bir şiirle parmaklıklar arkasındaki tüm meslektaşları selamlayalım:

F
Cam makasımızla kesip yapıştırsak
çocuk düşlerinin mekanına
kaç tiyatro eder kaç sinema

onlar surların dışında kalmıştı
her birine gülemeyen yüzler geçirildi
görünür görünmez cenderelerde
kıpırtılarının cezası ölümdü
diri meraklarının işkence
kondukları yerde dursunlardı
“bitti” dense şimdi
sıcak evlere derin annelere
su perilerine gönderilseler
artık hangi masal güldürebilir ki

tüy döşeklerde uyuyanlar
yapmıyor, istemiyorlar ne masal ne türkü
F siz oynuyorlar, alfabelerinden düşmüş gibi

dünyanın zifiri karanlığında

evrensel.net
www.evrensel.net