12 Şubat 2020 04:33

İdlib'de ne oluyor: İddialar ve gerçekler!

Paylaş

Suriye ordusunun İdlib’de sürdürdüğü operasyonda 2 Şubat’ta 7 Türk askeri ve 1 sivilin yaşamını yitirmesinin ardından önceki gün de çatışmalarda hedef haline gelen 5 asker daha yaşamını yitirdi. Erdoğan iktidarı cephesinden yapılan “bu saldırılara misliyle karşılık verildiği, askerlerin kanının yerde kalmadığı” açıklamaları eşliğinde İdlib’e zırhlı araç ve asker sevkiyatının devam etmesi -ki, İdlib’deki asker sayısının 5 bini geçtiği belirtiliyor- nedeniyle herkes “İdlib’de ne oluyor?” sorusunu soruyor. Öte yandan iktidar sözcülerinin “Türk askerinin İdlib’den ayrılmayacağı”, “Türkiye’nin Soçi ve Adana Mutabakatı çerçevesinde İdlib’de bulunduğu”, “İdlib’de bulunma amacının sınır güvenliğini sağlama ve sivilleri korumak olduğu” gibi açıklamaları kafaları daha da karıştırıyor.

Peki, gerçekten İdlib’deki durum Erdoğan iktidarının sözcülerinin iddia ettikleri gibi mi?

İşte İdlib’de iddialar ve gerçekler:

Bir:

En sondan başlayalım. İktidar sözcüleri, bu asker ve sivil kayıplarının yaşanmasında kendi sorumluluklarının üstünü örtmek için doğrudan Suriye yönetimini hedef alan açıklamalar yapıyorlar. Sorunun Suriye ordusunun Türk askerini hedef alan saldırılarından kaynaklandığını iddia ediyorlar. Böylece Suriye’ye yönelik saldırgan tutum ve İdlib’de kalıcı olma ısrarına haklı gerekçe yaratmaya çalışıyorlar.

Oysa gerçek şudur: Suriye ordusu Soçi mutabakatında Türkiye’nin silahsızlandırmayı taahhüt ettiği ama taahhüdünü gerçekleştirmediği M4 ve M5 otoyollarının güvenliğini sağlamak için operasyon düzenliyor. Bu operasyon nedeniyle Türkiye’nin İdlib’deki gözlem noktalarının bazıları ve bağlı olarak Türk askerleri Suriye ordusu ve cihatçı çeteler arasındaki çatışmaların ortasında kalıyordu. Ancak ülkedeki iktidar,bu bölgelerdeki askerler ciddi risk altında olmasına rağmen buradaki gözlem noktalarını boşaltmak yerine Suriye ordusunu engellemek üzere asker ve zırhlı araç tahkimatı yaparak bu olayların yaşanmasına davetiye çıkardı. Türk askeri, Suriye ordusunun cihatçı çeteleri temizlemesinin önünde engel olduğu oranda kaçınılmaz olarak hedef haline geldi/getirildi. Yoksa Suriye ordusunun Rusya’nın hava desteğinde sürdürdüğü bu operasyonların asıl hedefi Türkiye olsaydı, açıktır ki sonuçları da bugünkünden çok daha büyük boyutlu olurdu. Dolayısıyla burada neden ateş altında kaldıkları halde gözlem noktalarındaki askerlerin geri çekilmediği ve dahası tahkimat yapılarak Türk askerinin cihatçı çeteleri temizlemeye çalışan Suriye ordusu ile karşı karşıya getirildiği soruları sorulmadan gerçek anlaşılamaz.

İki:

Erdoğan iktidarının sözcüleri, Türkiye’nin İdlib’deki varlığını bazen Astana ve Soçi ve bazen de Adana mutabakatına dayandıran açıklamalar yapıyorlar. Böylece oradaki varlığının yapılan anlaşmalara uygun olduğunu kanıtlamaya çalışıyorlar.

Bu açıklamaları yapanlar, Suriye yönetiminin destekçileri olan Rusya ve İran’ın, durduk yere Türkiye’ye İdlib’e yerleşmesi için davetiye çıkardıklarına inanmamızı istiyorlar. Astana ve Soçi anlaşmaları,tıpkı daha önce Halep ve Doğu Guta’da olduğu gibi cihatçı çetelerin adım adım tasfiye edilmesini amaçlıyor ve bu konuda Türkiye’ye görevler yüklüyordu. Yukarıda da belirtildiği gibi Soçi mutabakatına göre; Türkiye, bugün Suriye ordusunun operasyon düzenlediği bölgelerde 15-20 km genişliği ve 250 km uzunluğunda bir silahsızlandırılmış bölgenin oluşturulmasını ve cihatçı çetelerin ağır silahlardan arındırılmasını taahhüt etmişti.

İşte bu nedenle Suriye ve Rusya, bu operasyonun hem İdlib’in büyük bölümünün Türkiye ve BM tarafından da ‘terör örgütü’ olarak kabul edilen HTŞ’nin elinde olması ve hem de Türkiye’nin taahhütlerini yerine getirmemesi nedeniyle başlatıldığını savunuyorlar.Adana mutabakatı ise, 1998’de Türkiye ve Suriye arasında imzalanmış ve Suriye yönetimi bu mutabakat ile sınırlarından Türkiye’ye yönelik tehdit ve saldırıları engellemeyi taahhüt etmişti. Ancak 5 maddeden oluşan bu mutabakatta Türkiye’nin müdahale hakkına dair hiçbir ibare bulunmuyordu. Bunun ötesinde iddia edildiği gibi Suriye’nin herhangi bir bölgesinde bu mutabakat çerçevesinde bulunmanın ilk koşulu, atılacak adımların anlaşmanın diğer tarafı olan Suriye yönetimi ile koordinasyon halinde atılmasını zorunlu kılar-ki, Erdoğan iktidarının sözcüleri Suriye ile savaş noktasına gelmemizi bile Suriye yönetimi ile yaptıkları anlaşma ile izah etme gibi garip ve halkı aldatıcı bir tutum ve söylem geliştiriyorlar.

Üç:

Erdoğan iktidarının sözcüleri, Suriye konusunda ağızlarını her açtıklarında “Suriye’nin toprak bütünlüğüne saygılıyız” diyorlar.

Acaba İdlib, Suriye toprağı değil mi?

İddia edildiği gibi, “Suriye’nin toprak bütünlüğüne saygı” duyuluyorsa yapılması gereken Suriye ordusunun İdlib’i bütün dünya tarafından terör örgütü olarak kabul edilen HTŞ’den almasının desteklenmesi değil mi? Suriye ordusu İdlib’i bu cihatçı çetelerden almadan Suriye’nin toprak bütünlüğünün ve güvenliğinin sağlanması mümkün müdür? Yoksa “Suriye’nin toprak bütünlüğü” diyen iktidar sözcüleri, İdlib’e sıkışan cihatçı çetelerin bütün Suriye’yi almasını mı hayal ediyorlar!

Dört:

İktidar sözcülerinin en çok dillendirdiği iddialardan biri de Türk askerinin İdlib’de sınır güvenliğimizi sağlamak için bulunduğudur.

Gerçekten öyle mi?

Eğer mesele sınır güvenliği olsaydı, herhalde aklı başında bir iktidarın yapması gereken bütün dünya tarafından tehdit olarak görülen terör örgütlerine kalkan olmak değil; topraklarını bu terör örgütlerinden kurtarmak için operasyon yapan Suriye ordusuna destek olmaktı. Sınırlarımızın birkaç km ötesinde on binlerce cihatçı militanın barınmaya devam etmesi eğer Türkiye’yi daha güvenli yapmıyorsa iktidarın İdlib’de güvenliğimizi sağlamak için bulunduğu iddiası da doğru değildir.

Çünkü ülkedeki iktidarın bütün derdi daha önceki operasyonlarda da görüldüğü gibi cihatçı çeteleri yayılmacı emelleri için kullanmak ve Suriye masasında bir koz haline getirmektir.

Beş:

İktidar sözcüleri yarın çok daha vahim sonuçların yaşanmasına yol açabileceği halde Türk askerinin İdlib’de kalmasını ısrarla savunurken öne sürdükleri iddialardan biri de yeni bir göç dalgasının ve insanlık dramının engellenmesidir. Bu iddia ilk bakışta oldukça ikna edici görünüyor. Çünkü her operasyon gibi İdlib operasyonunun da yeni bir göç dalgasına yol açması, kaçınılmaz sonuçlardan biri olarak duruyor.

Ancak göç-mülteci krizi İdlib’den çok daha büyük boyutlu bir sorundur ve iddia edilen aksine bu sorunun çözümü için atılması gereken ilk adım İdlib’in cihatçı çetelerden temizlenmesidir. Çünkü İdlib operasyonu, Suriye savaşının sona erdirilmesi ve yeni Suriye’nin inşası için siyasi geçiş sürecinin önünün açılması için zorunlu bir adımdır. Suriye savaşı bitip siyasi çözüm gerçekleşmeden ve Suriye yönetimi sürece dahil edilmeden mülteci krizini çözümü de mümkün değildir. O yüzden Türkiye’nin son yıllarda karşı karşıya kaldığı en önemli sorunlardan biri haline gelen mülteci sorununun çözümü için de iktidarın bugün uygulamakta ısrar ettiği politikanın tersinin yapılması; yani cihatçı çetelerle işbirliğine son verilmesi, Türk askerinin Suriye’den çekilmesi ve Suriye yönetiminin muhatap alınarak çözümün birlikte aranması gerekiyor.

Geriye şu soru kalıyor: Neresinden tutarsanız tutun, Suriye ve İdlib gerçekleri, iddialarının tersini gösterdiği halde Erdoğan iktidarı bu politikalarda neden ısrar ediyor?

Çünkü karşımıza çıkan bu gerçekler ve yaşanan ölümler, AKP-Erdoğan iktidarının 9 yıldır uyguladıkları politikaların acı sonuçları olarak duruyor. Cumhurbaşkanı Erdoğan ve tek adam iktidarının sözcüleri, bu gerçeklerle yüzleşmenin Suriye’de 9 yıldır sürdürdükleri politikanın sonu anlamına geleceğini ve bu sonun da kendi iktidarları için ağır bir faturasının olacağını görüyorlar. İşte ülkeyi yeni tehditlerle yüz yüze bırakma pahasına yapmak istedikleri şey, kendi iktidarlarının bekası için bu sonu ve elbette halkın kendilerine keseceği faturayı geciktirmeye çalışmaktan başka bir şey değil!

Reklam
DİĞER YAZILARI
Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa
Evrensel Ege Sayfaları
EVRENSEL EGE

Ege'den daha fazla haber, röportaj, mektup, analiz ve köşe yazısı...