26 Aralık 2019 04:43

Yağma düzeni!

Paylaş

Milyarlar, trilyonlar, katrilyonlar konuşurken hiçbirinin bir tek saat olsun fiilen çalışıp eli kolu bedeniyle ürettiği bir tek şey olmaması, asalaklığın göstergesi değilse nedir? Nasıl oluyor da “rant baronu”, “hırsız”, “yurtdışına servet kaçıran”; “ülkede vergi vermemek için” Man Adaları’na, Malta’ya; İsviçre’ye, Lüxemburg’a, Madagaskar’a kayıt yaptırıp “ikamet etmiş gösteren”ler “ecdat mirasçısı” zırhıyla kaplanmış “yerli ve milli” etiketli ayrıcalıklar korunağında böylesine refah içinde yaşıyabiliyorlar?

“Yerli ve milli” denince “Türk ve İslam”a daraltıp önce “Türk ve İslam olmayan”ların tümünü; sonra haktan, özgürlükten, ücretlerin artışı ve çalışma koşullarının iyileştirilmesi gibi mevcut sömürü düzenini aşmayan ve fakat azbiraz daha iyi koşullarda yaşamayı içeren taleplerle ortaya çıkanların Türklüğü ve Müslümanlığına da bakmadan hepsini “hain”, “terörist”, “dış lobilerin uşağı”  göstererek örnek olsun metal işçilerinin “milliği ve yerliliği”ni de geçersiz ilan edenler nasıl oluyor da hâlâ “yerli ve milli”lik üzerine konuşup başkalarını hedefe koyabiliyorlar? “Kanal İstanbul” adı verilen ve İstanbul’un tarihini, kültürünü, doğasını bozmakla kalmayıp jeolojik yapısını bombalamayı da göze alarak geleceğini Dubai vurguncularının yaptıkları türden satışa çıkaranlar, “ülkeyi ve İstanbul’u yeni büyük yıkımlarla yüzyüze getirecek bu çılgınlıktan vazgeçin” diyenleri nasıl oluyor da “şuursuz ve gayrı milli!” ilan edebiliyorlar? Bu güç nereden ve hangi cesaretten?

Bilim ve aklın yol gösterip ülkenin ve bütün uluslardan ve ulusal topluluklardan tüm işçi ve emekçilerinin yanısıra küçük üretici, küçükburjuva katmanlarının da çıkarına olanı işaret ettiği ne varsa yıkıma uğratarak trilyonlar kazananların tüm cesareti değil sadece, onca küfrü ve hakareti onca kolaylıkla üzerimize boca etmeleri, 15-17 milyon işçinin, on milyonlarca emekçinin, toplam nüfusa oranları ancak yüzde bir tutan bir azınlık karşısında, bu oligarşik azınlığı, saldırı ve imha politikalarını püskürtecek mücadele birliğiyle  durdurma gücü gösterememeleri sayesindedir.

Modern toplumlarda değil sadece doğal ya da modern geliştirilmiş üretim araçları mülkiyeti başta olmak üzere mülksüzleştirilmiş emekçilerin ve üretim araçlarıyla üretilmiş ürünlerin mülkiyetine el koymuş olanların bulunduğu tüm toplumlarda, bu gibi durumlarda sonucu belirleyici olan sınıf güç ilişkileridir. Örgütlü ve bilinçli yığınların kendi hakları ve yararları yönünde işe koyularak yönetici sınıf ve baskı kurumlarının dayatmalarını boşa çıkarmayı başaramadıkları durumlarda, zor aygıtını elinde tutan yönetici güç, sömürücü azınlık için değil sadece, kapitalist fraksiyonlardan biri(leri)nin yararına olan yağma politikalarını en azından bir bölümüyle ya da tümüyle hayata geçirme olanağı bulacaktır.

Bu güç adına ya da doğrudan şimdi sınıf bilinçli işçilere, bilimsel akılla gelişmeler arasındaki ilişkileri irdeleyip bu “çılgın proje”nin ülke ve üzerinde yaşayan insan kitleleriyle beşeri yaşamın aleyhine olduğunu söyleyenlere, ve yanısıra burjuva muhalif çevrelere meydan okumada bulunan ve “düşman kampta” göstererek kitlelerin geri önyargılarının hedefine atanlar kendilerini, “öngörülü”, “gelişmeden yana”, “modern yaşamın kurucuları” olarak da göstermeye çalışıyorlar. Geriliğin ve gericiliğin temsilcilerinin büyük vurgunlar uğruna ülkelerini ve kaynaklarını uçuruma sürükledikleri sayısız örnek vardır. Sermaye kârını ve rant gelirini büyütmek için birbirlerini gırtlaklamak dahil siyasal-askeri iktidarı ele geçirmek ve elde tutmak için ülke ve halklarını büyük yıkımlarla yüzyüze getirenler de az değildir. Benzetme gibi olmasın ama Hitler, Mussolini, Franko, Pinochet gibilerinin de en çok sarıldıkları “değer”, “millilik” idi! Ne ki, burjuva milliliğinin günümüzdeki ‘raconu’nu belirleyen burjuvazinin o eski zamanlardaki (serbest rekabet dönemi) milliliği de değildir. Tekelci sermaye ve onun çıkarları başta olmak üzere sermaye için vuruşanların “milliliği”yle işçi sınıfı ve kent-kır emekçilerinin yurtseverliği birbirinden sınıfsal çıkarları temelinde ayrışmıştır. Birinciler emperyalistlerle “al takke-ver komisyon” ilişkisindeyken, ikinciler topraklarını, kaynaklarını, bağımsız yaşama hak ve özgürlüklerini koruma savaşı yürütüyorlar. Birinciler için belirleyici olan vurgun, yağma ve zaptetmedir! Sömürülüp ezilen ikinci kesim için ise başta gelen bu çürüme, sömürü ve gasp koşullarının yok edilişidir.

Sınıf bilincine ulaşmış işçilerle kapitalist sömürü koşullarının ortadan kaldırılmasını isteyen insanlar toplumsal ilerlemeden, insanların daha iyi koşullarda daha gelişmiş araçlardan yararlanarak daha rahat yaşamasından yanadırlar ve bunun için mücadele etmektedirler. Sanayinin, ulaşımın, iletişimin  gelişmesiyle sömürülen emekçinin emekgücü arasındaki ilişkinin farkında olan sınıf bilinçli işçiler açısından karşı çıkılan yağma ve rant düzeniyle onun yiyici sınıfı ve “grühu”dur! Karşı çıkılan, küçük bir azınlığın daha büyük kârlar sağlaması için ülkenin ve onun en gelişkin ve büyük kentinin jeolojik-tektonik ve askeri felaketlere daha fazla açık hale getirilmesi politikasıdır. Karşı çıkılan yağma düzeni/sistemidir.

Reklam
DİĞER YAZILARI
Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa