21 Kasım 2019 04:20

Lübnan, Irak, İran...

Paylaş

Lübnan ve Irak yaklaşık 1 aydır, İran birkaç gündür kitlesel gösterilerle çalkalanıyor. Üç ülkedeki gösterici profilleri ve sokağa inme sebepleri farklı olsa da talepleri hemen hemen aynı; Arap ayaklanmaları döneminde sık sık duyduğumuz “Halk, yönetimin devrilmesini istiyor” ve “Halk, rejimin değişmesini istiyor”. Bu çağrılar aynı olsa da gerçekleşme olasılıkları üç ülkenin iç şartlarına ve bölgedeki konumlarına bağlı olarak zor/çok zor/imkansıza yakın şeklinde değişkenlik gösteriyor.

LÜBNAN

Lübnan’dan başlayalım…

Aslında Lübnan’ı anlamak için fiilen iç savaşın başladığı 1975 yılındaki şartlara ve o şartların köklerini aydınlatmak için de 1920’lerden bağımsızlığa uzanan sürece bakmak gerek. Ancak böylesi geniş bir değerlendirmeye yer ve vakit olmadığı için kısaca “çok dinli, çok mezhepli ve etnik yapılı olduğu için haliyle çok sayıda siyasi aktörün/ülkenin kendi çıkar savaşına giriştiği bir ülke” olarak tanımlayabiliriz Lübnan’ı. Soğuk savaş dönemi kutuplaşmaları, ardından gelen Arap-İsrail savaşları, yüz binlerce Filistinli mültecinin Lübnan ve Suriye başta olmak üzere bölgeye dağılması, bir tarafta yükselen Arap milliyetçiliği diğer tarafta bölge içinde giderek keskinleşen kutuplaşmalar, kaosa dönüşen silahlı mücadeleler vs. vs.

Nihayetinde bölgenin imrenilen ülkesi, yükselen yıldızı, eski günlerinden geriye pek bir şey kalmamış olsa da ısrarla kullanılan Doğu’nun Paris’i Lübnan 1975 yılında başlayan iç savaşa sürüklendi. 15 yıl süren savaştan sonra geriye Lübnan’a dair bir tek adı kalmıştı muhtemelen. Savaş, ülkedeki her din ve mezhebi garanti altına almayı hedefleyen geçici bir anayasa ile bitti.

2019 yılına gelindiğinde savaş biteli 29 yıl olmuştu ancak mezhepçi anayasa hâlâ yürürlükteydi. Üstelik geçen 29 yılda devletten kamuya, eğitimden sağlığa velhasıl koca bir ülke o anayasaya göre düzenlenmişti. Geçici olması gereken anayasa, dokunulması halinde ülkeyi kaosa sürükleyebilecek kadar sirayet etmişti devlete ve topluma. Böylesi bir sisteme sırtını dayayan siyasetçilerin ekonomiyi kalkındırmak, günlük hayatı çekilmez hale getiren aksaklıklara el atmak, kalıcı istikrar sağlamak gibi dertleri niye olsun ki?

Sonuç olarak, WhatsApp görüşmelerinden aylık 6 dolar vergi alınması bardağı taşıran son damla oldu. Yüz binlerce insan 1 aydan uzun süredir sokaklarda. Başbakan Hariri’nin istifa etmesini, Hariri’nin yerine halkla alay eder gibi atanan sicili oldukça kirli bir başka ismin geri çekilmesini sağladılar. Göstericiler hâlâ kararlı görünüyor; bizzat Cumhurbaşkanı Mişel Aon dahil bazı siyasetçilerin aba altından sopa gösterir gibi dile getirdikleri din/mezhep esaslı bir çatışmaya yuvarlanmadılar. Zaten bu, başından beri olası değildi.

Lübnan’da örgütlü silahlı gücü olan tek yapı Hizbullah. Mezhep çatışması riski olsa bile kim kiminle savaşacak? Lübnan ordusu ile Hizbullah’ın çatışması ihtimali çok zayıf. Zaten ordu da tek din veya mezhepten müteşekkil değil.

Ancak Lübnan’daki durum hâlâ belirsizliğini koruyor. Hükümetin istifa etmesi sağlansa bile göstericilerin talep ettiği gibi dibe vurmuş ekonomiyi toparlayacak, yolsuzlukla mücadele edecek, mezhepçi sistemin kronikleşmiş hasarlarını tamir edebilecek; bu arada da İran ve Suudi Arabistan dengesini koruyabilecek bir teknokrat hükümeti kurulabilecek mi?

Aslında Lübnan için en kritik soru şu; geçici hükümet kurulsa bile mezhep esaslı anayasa ve sistem ortadan kaldırılabilecek mi? Sonuçta Lübnan gibi Lübnan’daki sistem de sadece Lübnanlıları ilgilendirmiyor!

IRAK

Irak’taki durum Lübnan’dakinden çok daha komplike ve hassas… Ülkede gösterilerin başladığı günlerde açılan bir pankart sayfalarca analize bedel…

“Irak için en iyi çözüm; kendisi Şii, babası Sünni, annesi Hristiyan, Kürt’le evli, İran’da doğmuş, Suudi Arabistan’da okumuş, ABD vatandaşı olan, gece içki içen, gündüz ibadet eden bir başbakan atanması…”

Irak, Saddam döneminde toplumsal yapının derin çatlaklarla parçalandığı, tek partili sistemin ideal demokratik siyasi yapı bir tarafa farklı bir sese bile izin vermediği, petrolün kalıcı ve istikrarlı ekonomi politikalarına olan ihtiyacı gölgede bıraktığı bir ülkeydi. O dönemde yeme, barınma ve yakıt gibi birçok ihtiyaç devlet tarafından veya sübvansiyonlarla temin edilebiliyordu. Bu durum ülkede çok derin bir yolsuzluk ağının varlığına rağmen süper fakir kesimin ortaya çıkmasına engel oldu. Ancak ABD’nin Irak’ı işgali ile birlikte kalıcı ve istikrarlı temelleri olmayan bu sistem kısa sürede ve tamamen çöktü. Bunda, ABD’nin kurumsal yapıyı çökertmeye yönelik kasti hamlelerinin katkısı da büyük.

İşgal sonrası Irak ne siyasi ne de ekonomik açıdan kendini toparlayabildi. Bir taraftan okullarda eğitim kalitesi düşerken diğer taraftan yoğun beyin göçü verdi. Genç kesimin yurt dışına kapağı atabilmek için fırsat kolladığı bir ülkeydi Irak, hâlâ da öyle.

2011’de Arap Ayaklanması başladığında Irak’a sıçraması beklenmiyordu, sıçramadı da ancak Irak’tan bütün dünyayı az çok etkileyen ve sürecin yönünü değiştiren bambaşka bir şey çıktı; IŞİD…

Sonuçta onca yıl istikrarsızlık, kaos ve yıkımla yaşayan nesillerin radikalleşmemesi şaşırtıcı olurdu. Sosyal yapının parçalandığı, bitişik iki köyün birbirlerini boğazlamasını sağlayacak din/mezhep nefretini körükleyen şartlar on binlerce IŞİD militanı olarak kendini gösterdi.

Irak epeydir çok uluslu şirketlerin ‘hiçbir masraftan kaçınmadığı’ yer altı zenginliklerine rağmen BM ve bölge ülkelerinden niyetleri şaibeli yardım örgütlerinin desteği ile yaşayan yüzbinlerce insanın ülkesi.

Lübnan’daki gösterilerin gölgesinde kalsa da Irak’taki göstericiler ülke adına umut vadediyor. Yeni yeni filizlenen, parçalanmış/birbirinden nefret eden toplumsal unsurların varlığına rağmen yeni bir Irak’ın inşasını istiyor insanlar. Ancak yeni filizleniyor olması nedeniyle bastırılması kolay umutlar… Ülkenin mevcut yönetim sistemi, Arap Ayaklanması’nda yer aldığı blokla birlikte nüfuzunu Irak’tan Lübnan’a ve Yemen’e kadar derinleştirme çabasındaki İran ve bundan çok rahatsız olan ABD’nin varlığı, kaos dönemlerinin palazlandırdığı güç-ticaret odaklarının huzursuzluğu, halkın tek ses hareket etmesinin önündeki engeller ne ölçüde izin verir yeni bir Irak’ın kurulmasına, kestirmek çok güç…

İRAN

Ve İran…

Aslında İran uzun süredir huzursuz. Obama döneminde ABD ile yapılan, geleceği daha anlaşmadaki imzalar kurumadan tartışmaya açılan anlaşma İran’ı rahatlatmıştı. Ancak bu iyimser hava Trump döneminde tamamen tersine döndü. İran üzerindeki yaptırımların artması, buna ek olarak İran ile iş yapan ülke ve şahısların da yaptırım kıskacına alınması durumu daha da kötüleştirdi. İran, Arap Ayaklanması sonrasında güç kazandığı Irak, Suriye, Lübnan ve Yemen gibi yerlerde geri adım atmadıkça bu yaptırımlar daha da ağırlaşacak muhtemelen.

Yaptırımlar ağırlaştıkça sübvansiyonlarda kesintiler ve zamlar devreye girdi. Önceki yıl da kitlesel eylemlere sahne olan ülkede bir süredir ekonomik durumun yarattığı baskının huzursuzluğu ve hükümeti aşarak topyekün sisteme yönelik öfkeyi beslediği biliniyor.

İran’daki yöneticiler kitlesel gösterilere sert müdahale etmeyi ve ülkede interneti kesip lokal bir ağı devreye sokmayı tercih ettiler.

Yönetici kesim kamu kurumlarını ve özel mülkleri yakıp yıkan göstericileri öne çıkararak “gösterilerin arkasında ABD ve İsrail başta olmak üzere yabancı parmak” arıyor. Muhtemelen vardır, hatta dış müdahale olmaması şaşırtıcı olurdu. İran gibi sürekli hedef konumunda olan, neredeyse her yıl “bu yıl İran-İsrail, İran-ABD vs. vs. savaşı çıkar mı?” diye konuştuğumuz bir ülkedeki iç ayaklanmalar birçok ülke için uygun müdahale zemini elbette. Ancak ülke içinde baskıcı yönetim sistemini, yolsuzluk ağlarını, hukuk ve adaletin ağır aksak ilerlediği yapıyı, gelir dağılımının adil olmadığı bir zemini yaratanların artık dış güç gerekçesinin arkasına sığınması pek kolay olmayacak gibi görünüyor. İranlı yöneticilerin muhtemelen artık yeni bir şeyler söylemesi gerekiyor. Ülkenin 1970’lerin bakışı ile yönetilmesi giderek zorlaşıyor gibi görünüyor.

Reklam
Reklam
DİĞER YAZILARI
Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa