09 Kasım 2019 04:16

Resmin arka planı karanlık

Paylaş

İstanbul’da dört kişiden oluşan aile fertlerinin siyanür alarak topluca intihar etmesi neyi gösterir, intihar neye alternatif olarak gerçekleştirilmiş olabilir? Her şeyden önce bu mesele bir yazıda ve bir alanda incelenebilecek bir konu değildir. Bu mesele, bir kolektif alan araştırmasını gerektirmektedir. Kendi alanımla sınırlı açıklamaya yönelmeden, bir üst düzeyli devlet sorumlusunun, kendilerine açlıktan intihar olayının yansımadığı şeklindeki beyanını da bilimsellikten son derece uzak ve çok basit bir suç savma refleksi olarak değerlendiriyorum.

Olaya eğildiğimizde, olayın ekonomi temelli, sosyolojik ve sosyo-psikolojik boyutlarının olduğu sezilmektedir. İşin ekonomik boyutu ile ilgili olarak hemen şunu söyleyebilirim ki, iktisat alanı salt para ve geçim meseleleri ilgili değildir. Uygulanan ekonomi politikalarının ideolojik kılıfları insanları ve kütleleri ilk anda para ve geçim konuları dışında yalnızlığa itebilmekte ve sıkıntıya sokabilmekte, psikolojik sorunlara yol açabilmektedir. Kısacası, salt ekonomi boyutu ile yapılan yaklaşım da dallı-budaklı oldukça geniş bir alanı kapsamaktadır.

İktisadi boyutuyla bu resim arka planında çok şeyi anlatıyor; işsizlik, yoksulluk, geçim derdi vs. Diğer bir deyişle, tüm bu sayılan yaşam koşulları ise daha geri planda ülkenin içinden geçtiği ekonomik bunalımı tarif ediyor. Öyle bir bunalım ki, ne anlamlı olarak resmi verilere yansıyor ne de başat toplumsal kesimi ve onların politik alandaki temsilcileri böylesi yaşananlarla uzaktan yakından ilgililer. Böylesi ilgisizlik toplumun parçalanmış olmasının bir sonucudur. Hal böyle olunca, toplumun varsıl kesimi kendi safasını sürerken, siyaset liderlerinin de keyfi oldukça yerinde iken, toplumun derin katmanlarındaki meseleler çözümsüz kalmakta ve insanları çaresizliğe sürüklemektedir.

İşsizlik dağ gibi büyürken bir yandan kamu israfı diğer yandan özel kesimin lüks gösteriş tutkusu toplumsal bilinç yarılması yaratmaktadır. Genel yoksulluk ortamında yaşanan fakirlik mutlak olabilir ama bu durum yumuşak algılanırken, aynı fakirliğin gelir uçurumlarının yaşandığı ortamda bireye yansıması göreli yoksulluk olarak daha şiddetli olur. Dizilerde milliyetçiliği ve savaş tutkusunu yükseltmeye yönelik saçmalıklar siyasi hataların ve başarısızlıkların perdelenmesi için kafa ütüleme olarak görülebilir de, ultra zenginlik yaşam koşullarını sergilendiği dizileri pencere kırıklarından içeri rüzgârın süzüldüğü kulübede oturanlara izletmenin nasıl bir siyasi aldatmaca olduğunu anlayabilmiş değilim. Böyle bir halkın örtülü bilinç yarılmasına sürüklenmemesi olanaklı olabilir mi? Enflasyon karşısında yapılan cüce maaş zamlarına kulak tıkayarak, üst düzey kadroları yüksek maaşlarla dolduranların ne intihar etme ile ne de toplumun yaşadığı parçalanmışlıkla bir ilgisi olabilir. Toplum ile arasına dinciliği takoz yapan siyasi erk kendisini topluma farklı göstermeye yeltenirken aynı zamanda kendisi de topluma yabancılaşmaktadır.

Ülkede insan ruhun maddesinden ayrılıp yabancılaşması insanın robotlaşması, bir anlamda çevreden koparak bireyselleşmesi ve çevreye yabancılaşmasını gündeme getirir. Ülkedeki siyasetin, yargının, medyanın ve hepsini kapsayan genel dışlayıcı-horlayıcı davranış kalıplarının siyasetin en üst katından derece derece toplumun halk katmanlarına yayılması da toplumu birliktelikten uzaklaştırıp, münferit insanlar yığını konumuna sokmaktadır. Toplumun çürümesine yabancılaşılıp algılama körlüğü içinde intihar ya da ölmek maddi bir olgu oluşturduğu zaman ancak algılamamıza girer. Oysa bu kişiler fuhuş vb gibi yollara sapmış olsalardı süreçten zerre kadar haberimiz olmayacaktı. Zira ruhun satılması da intihar olduğu halde toplumun algılamasına girmediği gibi, ilgili kişilerin zevkini de okşar. İşte, içinden geçtiğimiz olumsuz ekonomik koşullarda yoksulun intiharının arka perdesinde ilgisiz ve sorumsuz, hatta topluma yabancılaşmış olarak toplumu dışlayan fertlerin şeytana ruh satışı yatar. Birinci olay ne kadar içimizi yakarsa, ikinci olay da o kadar ruhumuzu karartır.

Kapitalizm budur, diyerek olayı geçiştiremeyiz. Evet, bir boyutuyla kapitalizm, onun en zalim aşaması olan neoliberalizm böyle bir düzendir, ama işin bu denli yerlerde sürüklenmesi yönetimle ilgilidir. Siyasi erkin ruhu da sermayeye ve emperyalizme satılınca çözüm olası görülmemektedir. Yöneticilere yüklenilmesi gereken nokta şurasıdır ki, halk için mücadele etmede güç kaynağını oluşturma potansiyeli taşıyan halka doğru bilgi aktarabilecek kanalları tıkayıp, kendi hâkimiyeti alanına çevirerek, toplumsal yaşam koşulları gereceğini örtmeye çalışmasıdır. Vücuttaki bir yara gizlenirse, iyileşmeyip büyür ve tüm vücudu sarar. İktidarlar kendilerini salt kendi dönemleri ile sorumlu görürlerse, yönetimde istikrar ve devamlılık söz konusu olamaz. Ancak, iktidarların kendi sorumluluklarını sınırlamaları da siyasetin bir gereğidir. Bu noktada, siyasi kadronun geçiciliği ile devletin devamlılığı arasında köprü oluşturan çok önemli bağ, var olan siyasi kadronun büyük bir inatla reddettiği, atanmışların yönetsel devamlılığı sağlamadaki rolü ve yükümlülüğüdür.

Reklam
Reklam
DİĞER YAZILARI
Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa