19 Ekim 2019 04:31

Suriye’de kaybedenlerin ‘kazan-kazan’ oyunu!

Paylaş

Erdoğan-Pence görüşmesinden sonra ABD ve Türkiye arasında Fırat’ın doğusu ve ‘Barış Pınarı’ operasyonu ile ilgili yapılan anlaşmadan her iki taraf da memnun görünüyor. Anlaşmayı yapan ABD Başkan Yardımcısı Pence ve anlaşmadan sonra tweet atmayı sürdüren Trump, “ateşkes kararı”nın ABD’nin bir başarısı olduğunu söylüyor. Türkiye’deki iktidar adına açıklamayı yapan Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu, bu anlaşmanın ‘Barış Pınarı’ operasyonunun ABD tarafından meşru görülmesi ve Türkiye’nin kaygılarının kabul edilmesi anlamına geldiğini söylüyor. Bu açıklamalara bakılırsa yapılan anlaşma diplomaside ‘vin-vin’ (kazan -kazan) yaklaşımıyla gerçekleştirilmiş. Yani her iki taraf da kazanmış gibi görünüyor.
Peki, gerçek öyle mi?

Bu sorunun yanıtına geçmeden önce Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu’nun varılan anlaşmaya göre Suriye Demokratik Güçlerinin (SDG) çekilmesi için 120 saatlik ateşkes ilan edilmesi konusundaki açıklamalarına değinmek gerekiyor. Çavuşoğlu, “Barış Pınarı’ operasyonuna ara vereceğiz. Durdurma değil, ara vereceğiz. Bu bir ateşkes değildir. Ateşkes ancak iki meşru taraf arasında yapılır” diyor. Oysa daha çok iç kamuoyuna yönelik yapılan bu açıklamaların diplomaside bir karşılığı bulunmuyor. Yapılan ‘geçici ateşkes’tir ve Çavuşoğlu nasıl bu anlaşma ile ABD’nin operasyonu meşru kabul ettiğini söylüyorsa, ateşkes anlaşması diplomatik bakımdan dolaylı yoldan da olsa bu anlaşmanın karşı tarafı SDG’nin muhatap alınması anlamına geliyor.

Şimdi yapılan bu anlaşmanın imzacı taraflar için ne anlam taşıdığına geçebiliriz.

Bilindiği gibi ABD, Suriye rejimini devirme girişimlerinin başarısızlığa uğramasından sonra bölgesel hegemonyasının zayıflamasının önüne geçebilmek ve iş birlikçisi bölge rejimlerini kendi politik ekseni etrafında yeniden dizayn etmek için ‘IŞİD ile mücadele stratejisi’ni geliştirmişti. Böylece bölgede kendine yeni bir meşruiyet alanı yaratmış oldu-ki bu stratejinin en önemli dayanağı kendi topraklarını IŞİD’e karşı savunan Kürtlerdi. 

Trump’ın ABD’nin Kürtlerle iş birliği yaptığı Fırat’ın doğusundaki askerlerini çekme kararına karşı Amerikan kamuoyunca ciddi tepkilerin oluşmasının nedeni buydu. Ayrıca Pentagon,  Kürtlerle iş birliğini ABD’nin Suriye pazarlığında söz sahibi olması ve İran’ı kuşatma stratejisi bakımından hâlâ işlevsel bir araç olarak görüyordu. Ancak ‘güvenli bölge’ anlaşması üzerinden Türkiye ve Suriye Kürtlerini ABD stratejisine bağlama girişiminin Erdoğan iktidarının iç politikadaki ihtiyaçlarıyla da bağlantılı olan operasyon ısrarı nedeniyle başarısızlığa uğraması, Trump’ı Türkiye’deki iktidarı Rusya ile karşı karşıya getirebilecek ve ABD ile yeniden uzlaşmaya zorlayacak bir hamleye yöneltti. Öte yandan iç kamuoyundaki baskılar nedeniyle Trump, Türkiye’ye karşı yaptırım kararları da almak zorunda kaldı.

Böylesi bir tabloda yapılan anlaşma, Türkiye ve Kürtleri kendi stratejisinde birleştirmeyi başaramayan Trump yönetiminin durumu kurtarmasına hizmet etti diyebiliriz. Bu anlaşma ile Trump yönetimi hem Suriye sahasında kendine zaman kazandırdı ve hem de Kürtleri yüz üstü bırakma tepkilerini yatıştırmış oldu. 

Burada şu noktayı da es geçmeyelim. Türkiye ve ABD ilişkilerinin açılmasında ABD’nin IŞİD’e karşı mücadelede Kürtlerle iş birliği yapması belirleyici bir rol oynamıştı. Bugün Suriye Kürtlerinin Rusya ve Suriye yönetimi ile uzlaşma sürecine girmesi, 13 Kasım’da yapılması beklenen Trump-Erdoğan görüşmesinden sonra ABD-Türkiye ilişkilerinin yeni bir sürece girmesinin, ABD’nin Türkiye’deki iktidarı kendi stratejisine yeniden kazanmasının önünü açabilir.

Türkiye’deki iktidar için bu anlaşmanın ne anlam ifade ettiğine gelirsek, SDG’nin Rusya’nın garantörlüğünde Suriye yönetimi ile sınır bölgelerinin rejim güçlerine devri konusunda anlaşması ve ‘Barış Pınarı’ operasyonunun Rasulayn (Serêkaniyê) ve Tel Abyad’dan(GirêSpî) sonraki hedefi Menbic’e Suriye ordusunun girmesi bu operasyonun devamını ciddi biçimde zora sokmuştu. Dolayısıyla gelinen yerde operasyonun devam edip etmeyeceğinin ya da nasıl devam edeceğinin büyük oranda Rusya’nın tutumuna bağlı hale geldiği koşularda Erdoğan iktidarı 22 Ekim’de Soçi’de yapılacak Erdoğan ve Putin görüşmesine kadar zaman kazanmış olacak. Üstelik Erdoğan Soçi’ye Türkiye’nin “güvenlik kaygıları”nın NATO tarafından kabul edildiği bir anlaşma ile gitmiş olacak.

Toparlarsak Türkiye’deki iktidar artık ‘Barış Pınarı’ operasyonunun gerekçesi yapılan hedeflerin gerçekleşmesinin mümkün olmadığı/olmayacağı koşullarda yapmış olduğu bu anlaşma ile zaman kazanmış oldu. Üstelik bu anlaşmanın maddeleri Erdoğan iktidarının iç kamuoyunda zafer kazanmış havasını yaratarak kendisine nefes aldırabileceği bir içeriğe de sahipti.

Sonuç olarak Ankara’da yapılan anlaşma, yazının başlığında da söylediğimiz gibi Suriye’de kaybedenlerin ya da en azından hedeflerini gerçekleştiremeyenlerin ‘kazan-kazan’ oyununu oynadığı bir anlaşma oldu. Bu bakımdan her iki taraf için bu anlaşmayı tanımlamak için en uygun düşen deyim; ‘Zevahiri kurtarmak’! Öyleyse ABD ve Türkiye’deki iktidarın bugün için görünüşü kurtarmalarını sağlasa da ne kadar uygulanıp uygulanamayacağı bölgedeki başkaca gelişmelere ve güçlerin tutumuna (Başta Rusya olmak üzere) bağlı olan bir anlaşma yaptıklarını söyleyebiliriz.

Reklam
Reklam
DİĞER YAZILARI
Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa