10 Ekim 2019 00:21

Savaşın sivil alana yansıması: Üç soruşturma ve dava

Paylaş

Türkiye’nin rejimi için çatışma üreten bir sistem nitelemesinde bulunuyoruz. Haksız mıyız? 1923-1987 döneminde yani ilk 64 yılının 26 yılı sıkıyönetim askeri rejimi altında geçmiş. Sonra 1987-2002 döneminde 15 yıl OHAL rejimi koşulları ve 2016-2018 dönemi de yine 2 yıl OHAL rejimi koşulları yaşanmış. 1923-2019 yıllarındaki 96 yılın 43 yılı demokrasi dışı rejim altında geçmiş. Yani yarıya yakın bir süre.

Bir de hesaplayın bütün sıkıyönetim (12 Eylül’de 669 yasa) ve OHAL dönemlerinde çıkarılan yasalar (2016-2016 döneminde 300 yasada değişiklik) ve o olağanüstü dönemin hakim güçleri geleceği de planlıyorlar, kendi gelecekleri dahil. 12 Eylülcülerin yargılanmamak için Anayasa’ya geçici 15. madde koyduğu unutulmamalı. Şu son OHAL döneminde de işlenen suçların cezasız kalması için KHK’ler ile düzenlemeler getirilmedi mi?

Bu açıklamalarımıza ekonomik ve sosyal durumu ekleyiniz. İnsan ve toplum yaşamını etkileyen, savaşların en önemli sebebi/zemini kabul edilen, en büyük eşitsizliklerden gelir dağılımı eşitsizliğinin altını çiziniz (İ. Kuçuradi Hoca’mdan tekraren bir alıntı: “Sosyal adalet bir ilkedir, gelir dağılımı adaletsizliği ise bir durumdur”).

“Savaş politikanın başka araçlarla sürdürülmesidir” şeklindeki ünlü sözün sahibi Carl von Clausewitz doğru demiş, biliyoruz. Tersi de savunulabilir. Ne dersek diyelim, merkezde bir iş, eylem, durum ile ilgili politik tutum var, siyaset.

Bahsedeceğimiz polis/yargı operasyonları, bence siyasi nitelikli operasyonlardır.

Sivil alandan seçilmiş üç örneği dikkatinize sunuyorum.

Hatırlayınız. 28 Şubat 2015 tarihinde Dolmabahçe mutabakatı gerçekleşti. Gördük, duyduk... Sonra da nisandan itibaren bir mesaj verildi Öcalan üzerinden... Avukatları ile görüştürülmemeye başlandı. Anlaşılan, çözüm süreci rafa kaldırılıyordu. Sonra da Urfa Ceylanpınar’da 22 Temmuz 2015’te 2 polisin öldürülmesi üzerine başlatılan ve adına hükümetin “hendek operasyonları” dediği operasyonlar yaşandı.

Bir:

Barış İçin Akademisyenler ses verdi önce. “Bu suça ortak olmayacağız” dediler.11 Ocak 2016’yı gösteriyordu tarihler. Hükümet çok sert tepki gösterdi. İlk olarak Kocaeli Üniversitesinden akademisyenler gözaltına alındılar. Barış İçin Akademisyenlere ilk operasyondu bu.

Onlar üzerinden bütün üniversitelere/akademiye mesaj veriliyordu.

Mart 2016 ya gelindiğinde başta Diyarbakır Barosu, İHD, TİHV, ÖHD ve benzeri STK’ler olmak üzere, Cizre’deki operasyonlardaki insan hakları ihlallerini tespit ve rapor etmeye ve itiraz etmeye başladılar.15 Temmuz 2016’da menfur darbe teşebbüsü ardından hükümet hak ve özgürlüklere daha büyük saldırıya geçti. Mesele darbe teşebbüsünde bulunanlar olmaktan çıktı. Düzen değişikliği, yön değişikliği gündemdeydi. Cizre dahil operasyonları eleştirenlere soruşturmalar peş peşe gelecekti.

Barış Akademisyenlerine operasyonlar, davalar açılmaya başlandı, KHK’ler ile üniversitelere ve sivil alana saldırılar başladı. Yüzlerce, binlerce akademisyen, yüz binden fazla kamu görevlisi KHK’ler ile ihraç edilmeye başlandı.

İki:

Temmuz 2017 tarihinde, İnsan Hakları Ortak Platformu bileşenlerinin Büyükada’da bilişim güvenliği çalışma toplantısı vardı. Katılımcılar, Yurttaşlık Derneği, Kadın Koalisyonu, Uluslararası Af Örgütü, İnsan Hakları Gündemi Derneği, Eşit Haklar İçin İzleme Derneği, Hak İnisiyatifinden savunuculardı ve aralarında iki de yabancı uyruklu uzman insan hakları savunucusu vardı. 5 Temmuz’da 10 insan hakları savunucusu gözaltına alındı, günlerce gözaltında tutuldular, sonra içlerinden 6’sı tutuklandı. Casuslukla suçlandılar. Başka bir davadan İzmir’ de tutuklu yargılanan Af Örgütü Türkiye Şube Başkanının davası da İstanbul’daki dava ile birleştirildi; yargılama sürecinde serbest bırakıldılar. Ülkedeki bütün insan hakları savunucularına, kurumlarına mesajdı bu soruşturma ve dava…

Üç

Ocak 2018’de ise Suriye’ye, Afrin harekatı başladı. “Savaş bir halk sağlığı sorunudur” dedi, Türk Tabipleri Birliği Merkez Konseyi, 24 Ocak 2018 tarihinde. 6 cümlelik ve 12 satırlık bir basın açıklaması yaptılar. “Savaşa hayır” dediler. Türk Tabipleri Merkez Konseyinin Başkanı dahil 12 üyesini gözaltına aldılar ve haklarında davalar açıp, bu 6 cümlelik basın açıklamaları ile “halkı kin ve düşmanlığa tahrik” suçunu işledikleri gerekçesiyle hapis cezasına çarptırıldılar.

TTB üzerinden bütün kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşlarına, tüm sağlık çalışanlarına ve elbette tüm topluma mesajdı bu. Hekimlerin ve sağlık çalışanlarının savaşta da dokunulmazlıkları vardır. İnsancıl hukuk ilkelerine de aykırı bir muameleye maruz kaldı, hekimler.

Toplum, insan hakları, barış ve demokrasi istiyor.

Çok mu? 

DİĞER YAZILARI
Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa