20 Eylül 2019 23:58

Kriz ve emek cephesi

Paylaş

Ekonomi haberlerine baktığımızda birbirine ters iki olguyu yan yana görüyoruz. Bir yanda büyük firmaların ve finans kesiminin kârları kabarıyor, diğer yanda ise işsizlik yükseliyor ve emekçilerin kazançları geriliyor. Ekonomik kriz nimetse büyük sermayeye yansıyor, külfetse genel halka ve emekçilere yansıyor. İşte kapitalizmin sermayeye ve emekçiye biçtiği pay! Son verilere göre gelir dağılımında toplumun en alt düzeyindekilerin gelirden aldığı pay azalıyor, en üst düzeyindekilerin gelirden aldığı pay ise artıyor. Bu demektir ki, kriz yoksuldan varsıla aktarım yapmaktadır. Krizler kapitalizmi net anlayabilmemiz için inanılmaz fırsat sunmakta, ama biz hâlâ derin uykudayız!

Bu süreç sistemin olağan işleyişinin sonucudur. Bu işleyişte bir yanda sermaye ve emek piyasalarının karşılıklı güç ilişkileri, diğer yanda ise siyasi erkin sistem yanlı uygulamaları etkendir. Böylesi oluşan kapitalist işleyişi yukarıdan baskılayan dışsal etken ise, Türkiye’nin merkez kapitalist ekonomilere çevresel konumlu bir alanda seyrederken, zaman içinde güçlü sermaye birikimi yapamayarak kalkınmasını gerçekleştirememesi ve emperyalistlerin finans tuzağına girmesidir. Hal böyle olunca, kapitalizmin merkez-çevre ilişkisi bağlamında, maalesef hem ülkeler arasında, hem de bir ülke içinde çevreden merkeze kaynak aktarımı gerçekleşerek, merkez lehine çevre hızla erirken, merkezdeki erime hızını yavaşlatmaktadır. Ne var ki, uzun dönemde oluşan bu tablo zaman içinde ve bir bütün olarak görülüp söz konusu aktarım mekanizmaları net olarak algılanamayınca, bir zaman kesitinde oluşan statik görüntüyle sürecin sağlıklı yorumu yapılamamaktadır. Şunu da gözden kaçırmamak gerekir ki, ekonomik alandaki oluşumların zamansal ve mekansal parçalı algılanması salt anlık isabetsiz yorumlara yol açmamakta, aynı zamanda da sisteme karşı mücadele yolunu da tıkamaktadır.

Bu genel çerçeve algılamasından anlık ve günlük sorunlara indiğimizde, bugünün can alıcı konusu olarak emekçilerin ücret ve toplusözleşme konuları karşımıza çıkmaktadır. Bir ekonomi ki, bir yanda işsizlik resmi verilerin çok üzerinde devasa boyutlarda iken yatırımlar durmuş ya da cılız, diğer yanda ise milyar dolarları bulmuş dış borç yükümlülüğü var. Peki, bu sorun nasıl çözülecektir? Açıktır ki, güç mevkiinde kimler varsa çözüm ona göre gerçekleşecektir. Üretim cılız seyrederken, dış göçlerle de güç kazanarak oldukça yüksek seyreden nüfus artışının tüketimi yanında, anlamsızca girdiğimiz Ortadoğu bataklığındaki ısrarlarla yükselen savaş harcamaları koşulunda borç mu ödeyeceğiz, yatırım mı yapacağız? Suriyeli sığınmacılar hariç olarak, diğer sorunların üstesinden gelebilirdik, ancak bu sistemde maalesef böyle bir çıkış yolu yok, değerli emekçi dostlarım. Bizim oy verdiğimiz iktidar sistem refleksleriyle emekçilere karşı anlayışlı olamaz. Şöyle bir düşünsek; siyasilerin zahmetsiz emeklerine rağmen kendilerine sağladıkları maaş artış oranlarıyla, biz emekçilere uygun gördükleri -reva gördükleri- toplu sözleşme bize çok şey anlatmıyor mu? Peki, bu iktidara biz oy vermedik mi, suçu niye başka yerde aramalı ki!

Hatırlarız şu acı olayı. Soma kömür madeni felaketinden sağ kurtulan bir emekçinin kirli üstü başıyla ambulansa bindirilirken sergilediği tavır ve ayakkabılarının çıkartılması gerekir mi şeklindeki sorusu hepimizin içini dağlamadı mı? Bu tablo emekçinin, belki de toplumun çoğunun bakış açısını yansıtıyordu. Oysa yerin kaç metre altında o emekçinin canı pahasına çıkardığı kömür olmasaydı ne sanayimiz çalışırdı ne de ev ya da iş yerlerimizdeki sıcak havaya kavuşurduk. O emekçinin topluma katkısı ile siyasinin topluma katkısını işte kapitalist sistem böyle değerliyor ve bizlere de durumu böyle algılatıyor. Hal böyle olunca, emekçi, ücreti ne olursa olsun, fiilen kendisine biçilen konumu nedeniyle sömürü altındadır. Bu tahterevallide emekçi yukarı çıkarsa, topluma bir şey katmadan avanta sağlayan seyirci aşağıya inmek durumunda kalır ki, Allah korusun!

İşte emekçi dostlarım, öyle anlaşılıyor ki, boğaz tokluğuna yaptığımız üretimin karşılığını alamadığımız gibi, hakkımızı arama mücadelesinde de yeterli olamıyoruz. Emekçinin aldığı ücret ya da maaş ne olursa olsun, emekçiler sömürü düzeninden kurtulamaz, çünkü ücret ya da maaş emek statüsüne göre belirlendiğinden statü gereği toplumsal sömürü devrededir. Bunun anlamı, ücret ya da maaş zamları için mücadeleden vazgeçip, bir belirsiz bekleyişe girmek değildir. Mücadele edilecektir, hem de kutsallıkla ya da dini sömürülerle emekçiyi kandıran örgütsel ya da siyasi tüm cephelere karşı direniş yapılarak. Ancak, bu direnişler bize ne getirirse getirsin, akıbetimizi belirleyenlerin bunlar olmadığını ve bunlarla iman edilemeyeceğini lütfen unutmayalım. Tabii ki, örgütlenme önemlidir. Ancak, örgütlerin emekçi toplulukları teslim alarak sisteme ve/veya örgüt liderlerinin siyasi amaçlarına kurban etmesine izin verilmemelidir. Bunun için münferit örgütlenmelerin altında tüm emekçilerin dokusal olarak birlik olduklarını hissetmesi ve kapsayıcı şekilde birbirleri ile daimi temas içinde olmaları gerekir. Bugünkü örgüt yapısında değişim talep edilebilir ve böylesi değişimler yararlı da olabilir, ancak asıl değişim tüm emekçilerin bölünmeden, birbirleri ile organik ilişki içinde örgütlenme modelinde aranmalıdır.

DİĞER YAZILARI
Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa