06 Ağustos 2019 03:58

O koridor barışa çıkmaz!

Paylaş

ABD ve Türkiye heyetleri arasında Suriye’nin kuzeyinde ‘güvenli bölge’ oluşturulması konusundaki görüşmeler dün yeniden başladı. Geçen hafta ABD’nin Suriye Özel Temsilcisi Jeffrey’in Ankara’da yaptığı görüşmeler sonrasında Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu, “ABD’nin önerisi bizi tatmin etmedi” açıklamasını yapmış ve devamında anlaşma olmazsa Türkiye’nin tek taraflı müdahale gerçekleştirebileceğini söylemişti. En son Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın “Fırat’ın doğusuna gireceğiz. Biz bunu Rusya ve Amerika ile paylaştık” demesi, dikkatlerin ABD heyeti ile yeniden başlayan görüşmelere çevrilmesine neden oldu.

Bu noktada akla gelen soru şu: Türkiye’nin tek taraflı müdahalesi mümkün mü?

Daha önceki operasyonlara bakılırsa Erdoğan iktidarının tek taraflı müdahaleyi göze alması öyle kolay görünmüyor.

Fırat Kalkanı operasyonu bilindiği gibi Rusya’nın ‘olur’ vermesi ile gerçekleştirilebilmiş ve ABD de IŞİD’e karşı mücadele adına bu operasyona istihbarat ve keşif desteği sağlamıştı. Yani bu operasyon sahadaki güç dengesini oluşturan iki belirleyici aktörün kabulüyle gerçekleşebilmişti. Afrin operasyonu da bölgede etkin olan Rusya’nın güçlerini geri çekmesi, yani operasyona olur vermesi ve öte yandan ABD’nin Kürtlerin kendisi ile iş birliği yaptıkları Fırat’ın doğusuna odaklanmalarını sağlayacağı hesabıyla sessiz kalması sonucu gerçekleştirilebilmiş bir operasyondu.

Dolayısıyla Erdoğan iktidarı cephesinden yapılan Fırat’ın doğusuna tek taraflı girme açıklamalarının ABD üzerinde baskı kurmak ve belki de Menbic, Tel Abyad gibi Arap nüfusun yoğunluklu olduğu yerlere sınırlı bir müdahaleye zorlamak için yüksek perdeden yapılmış açıklamalar olduğu söylenebilir.

Trump yönetiminin Türkiye’nin Rusya’dan S-400 almasına karşı uygulanacağını açıkladığı yaptırımları geciktirmesi ve yine ‘güvenli bölge’ konusunda Türkiye’yi ikna edecek bir çözüme odaklanmasının nedeni iktidar çevrelerinden propaganda edildiği gibi ABD’nin Türkiye’nin gücü karşısında geri adım atması değildir. Türkiye, elbette önemli bir bölgesel aktördür ama ABD’nin bu politikasının nedeni Türkiye’nin gücü karşısında geri adım atması değil; Türkiye’yi İran’ı kuşatma stratejisine kazanmaya duyduğu ihtiyaçtır.

Rusya’nınsa ABD’nin Türkiye ile karşı karşıya gelmesini ve Türkiye’nin Suriye Kürtleri üzerinde baskı oluşturmasını istediği bir sır değil. Ancak Rusya’nın Erdoğan iktidarı cephesinden yapılan 30-35 kilometre derinlikte yüzlerce kilometrelik alanın Türkiye ve desteklediği grupların eline geçmesini ve buraya Türkiye’den gönderilecek Suriyelilerin yerleştirilmesini istemediği de açıktır. Rusya’nın Suriye Özel Temsilcisi Lavrentyev, birkaç gün önce Kürt kanalı K24’e verdiği röportajda Rusya’nın asıl hedefinin Suriye Kürtleri ile Suriye rejimini uzlaştırmak olduğunu şu sözleri ile açıklıyor: “Suriye Demokratik Güçleri (SDG) Suriye’nin kuzey ve doğusundaki bölgeleri IŞİD’den kurtardı. Bu iyi bir şey ancak bu bölgeler Suriye Hükümetinin kontrolüne geçmeli. O bölgedeki Kürtler Suriye’nin toprak bütünlüğünü destekliyor. Bu sebeple Kürtlerin haklarını elde etmeleri için biz Kürtlerle Suriye Hükümeti arasındaki müzakereleri destekliyoruz.”

Erdoğan iktidarının ABD ve Rusya arasındaki çelişkileri kullanmaya çalışarak operasyon hedefini gerçekleştirip gerçekleştiremeyeceğini ya da ne kadar gerçekleştirebileceğini önümüzdeki günlerde hep birlikte göreceğiz.

Ancak konu ile ilgili yapılan analiz ve değerlendirmelerde Erdoğan iktidarının müdahale hesaplarının ötesinde böylesi bir müdahalenin olası sonuçları hep göz ardı ediliyor. Oysa Türkiye bakımından en önemli nokta bu operasyona ABD veya Rusya’nın izin verip vermeyeceği ya da ne düzeyde izin verecekleri değildir. Türkiye’deki iktidarın müdahale girişimleri konusunda ihmal edilmemesi gereken en önemli nokta, Suriye’de Kürtlerle bu düzeyde bir savaş içine girmenin ülkede yaşayan Kürtler ve Kürt sorunu bakımından ortaya çıkaracağı sonuçlardır.

Öncelikle şu belirlemeyi yapmak gerekiyor: Suriye Kürtleri, 2012 yazından bu yana gerek bölgede yaşayan diğer milliyet ve inançlardan halklarla birlikte demokratik-seküler yönetimler kurmalarıyla ve gerekse IŞİD başta radikal İslamcı gruplara karşı mücadelenin en dinamik gücü olmalarıyla öne çıktılar. Bu nedenle önceleri Erdoğan iktidarının Suriye’ye müdahalesini destekleyen ABD, ‘IŞİD ile Mücadele Stratejisi’ adı altında bölgesel pozisyonunu korumaya yönelik yeni bir strateji geliştirdikten sonra bu kez sahadaki dengelere bağlı olarak Kürtlerle iş birliğine yöneldi. Rusya da Suriye Özel Temsilcisi Lavrentyev’in son açıklamalarında görüleceği gibi, Fırat’ın doğusunun IŞİD’den temizlenmesi konusunda Kürtlerin hakkını teslim ediyor.

Öyleyse böylesi bir operasyona kim destek verirse versin, Kürtlerin 2012 yazından bu yana büyük bedeller ödeyerek elde ettikleri kazanımların ortadan kaldırılmasını öylece seyretmeyecekleri de açıktır. Üstelik geçen süre içinde Kürtlerin (SDG) askeri anlamda deneyim ve güçlerini önemli oranda arttırdıklarını söylemek için öyle derin analizler yapmaya gerek yok.

Böylesi bir tabloda müdahale ısrarının Türkiye’yi götüreceği yer ‘barış koridoru’ değil, sonuçları şimdiden kestirilemeyecek bir savaş girdabı olacaktır.

Ayrıca Suriye Kürtlerinin kazanımlarını kendi Kürt sorunu için tehdit olarak gören böylesi bir savaşçı politikanın ülke içindeki Kürtlere ve Kürt sorununa da etkileri olması kaçınılmazdır.

Kürtlerde demokratik birlik temelinde ortak yaşama dair inancı ciddi biçimde zayıflatıp kopuş duygusunu güçlendirecek ve dahası yaşanacak çatışma ve ölümlere bağlı olarak halklar arasında düşmanlıkları körükleyebilecek bu politika, bu ülkede yaşayan halkların ve her milliyetten işçi-emekçilerin çıkarına değildir. Kürt sorununun demokratik temelde ve ortak vatana dayalı çözümü yerine savaşta ısrarın Türk halkına kazandıracağı bir şey yoktur; çünkü bu politika ancak ve ancak tek adam rejimine ve onun temsilcisi olduğu Türk burjuvazisinin yayılmacı emellerine hizmet etmektedir.

Sonuç olarak bugün yapılması gereken operasyon girişimi karşısında şu ya da bu emperyalist gücün nasıl bir tutum alacağına odaklanmak değil; böylesi bir müdahale girişiminin ülkeyi savaş girdabının içerisine çekeceği ve halklar arasında düşmanlıkları körükleyeceği gerçeğinden hareketle ülkenin demokrasi ve barıştan yana bütün halk güçleri olarak bu girişimlere karşı açık tutum almaktır. Çünkü barışa giden yol, sınırların ötesine yayılan savaştan değil; ülkedeki Kürtlerin ulusal-demokratik taleplerinin karşılanmasına dayalı demokratik bir ‘çözüm’ ve siyasetten geçer.

DİĞER YAZILARI
Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa