06 Temmuz 2019 04:10

Krizin son durağı Libya

Paylaş

Libya Ulusal Ordusu (LUO) veya kısacası Hafter Güçleri Sözcüsü Ahmed El Mismari basın toplantısı yaparak “Türkiye’ye ait bir insansız hava aracının düşürüldüğünü” duyurduğunda gözler Libya’ya döndü. El Mismari’nin açıklamaları “Türkiye’nin terörist grupları desteklediği, Libya hava, kara ve deniz sınırlarına giren Türk uçaklarının ve gemilerinin düşman sayılacağı” gibi açıklamalarla sürdü. Bu arada Libya ve Arap basınında önemli bir kısmı dezenformasyon sayılabilecek bilgiler dolaşıma girdi. Devamında, LUO kontrolündeki bölgelerde 6 Türk vatandaşının tutuklandığı, Türklere ait bazı işyerlerinin kapatıldığı haberleri gelmeye başladı. 

LUO’nun açıklamalarına Türkiye’den Cumhurbaşkanı Erdoğan ve Savunma Bakanı Akar başta olmak üzere sert karşılıklar verildi, “Gereğinin yapılacağı ve gereken tedbirlerin alındığı” duyuruldu. 

2011’den beri krizsiz gün geçirmedik ancak gündemde çoğunlukla Suriye, Irak, İran gibi komşu ülkelerle Rusya, Hollanda ve Almanya gibi AB ülkeleri ve ABD ile yaşanan krizler yer buldu. S-400 tartışmasını bile gölgeleyecek hale gelen Libya meselesi gündemin ortasına düşüverince haliyle birçok insan “Hafter kim? Türkiye, Libya’da ne yapıyor?” diye sormaya başladı.

2011’in şubat ayı. Arap ayaklanmasının ilk vurduğu yerlerden biri Libya. Uluslararası toplum alelacele BM Güvenlik Konseyine taşınan Libya meselesine ilişkin tartışmalar daha şekillenmeden müdahale için organize olmaya başladı.

Erdoğan’ın Libya’ya NATO müdahalesine Türkiye’nin karşı olduğuna dair ilk açıklaması gündeme düştü; 

“Libya’daki olaylar karşısında müdahale ya da yaptırımların gündeme alınmasını Libya halkı adına, Libya’daki yabancılar adına kaygı verici buluyoruz. Yönetimlerin yanlışlarının faturası, halklara ödetilmemelidir... NATO Libya’ya müdahale etmeli midir? Böyle bir saçmalık olur mu yahu? NATO’nun ne işi var Libya’da? NATO mensubu olan ülkelerden birine herhangi bir müdahale yapılması halinde böyle bir şeyi gündeme getirebilir. Bunun dışında Libya’ya nasıl müdahale edilebilir? Bakın Türkiye olarak biz bunun karşısındayız, böyle bir şey konuşulamaz, böyle bir şey düşünülemez.”

Nisan ayında ise Libya’ya hava operasyonu yapacak NATO güçlerinin üssünün İzmir olacağı Türkiye basınında yaldızlı başlıklarla duyurulmaya başlandı. O haberlerden birinde NATO sözcüsü, “Hava harekatının komuta merkezi İzmir olarak kesinleşti. Operasyonu yürütecek komutanın hangi ülkeden olacağını bilmiyorum ama NATO tarafından atanacak. Türk, Amerikalı ya da diğer NATO üyelerinden olabilir” diyordu.
2011 başlarında oldukça naif bir şekilde şaşırabildiğimiz ‘Yeni Türkiye usulü bu diplomatik dönüşler’ birkaç yıl içinde vaka-i adiye haline geldi.

Libya’dan devam edelim; 

Daha nisan ayı bitmeden TBMM’de kara operasyonu kapsam dışı olmak üzere Libya’ya asker gönderilmesine ilişkin tezkere kabul edildi. “99 yıl sonra Mehmetçik Libya’da” başlıkları ile duyurulan bu gelişmeyle birlikte Türkiye 5 gemi, 1 denizaltı ve 1028 askerle resmen uluslararası güçlere katılmış oldu.

Aynı günlerde o dönemin Dışişleri Bakanı bugünlerin muhalifi Ahmet Davutoğlu Libya’ya gitti. Geçiş hükümeti temsilcisi ile yapılan görüşmede Türkiye’nin Libya’ya 100 milyon dolar hibe, 100 milyon dolar nakit kredi ve 100 milyon dolar proje desteği olmak üzere 300 milyon dolar vermeyi vadettiği duyuruldu. Bavullarla gönderildiği öne sürülen ve bir süre tartışıldıktan sonra unutulan o paralara ilişkin Davutoğlu, “Türkiye olarak kendi yöntemlerimizi gerçekleştirdik. Bu yöntemleri kullanmaya devam ederiz” diyordu. 

Bir de Davutoğlu’nun parıltılı Libya hayali geniş yer aldı basında;

Özgür ve demokratik, güvenli ve istikrarlı, uluslararası arenada saygın, bütünlüğünü sağlamış, dünyada yükselen yıldız...
Davutoğlu’nun Yeni Osmanlıcı hevesleri olağanüstü çaba göstererek katkıda bulunduğu Arap ayaklanması sürecinde dile getirdiği bütün planlar gibi bu da tutmadı. Libya darma dağınık oldu, on binlerce Libyalı göçmen teknelerinde Akdeniz’e gömüldü, ülke petrol kaynakları için onlarca ülkenin kıyasıya mücadele ettiği harabeye dönüştü.

Günümüzde Davutoğlu’nun memleket gidişatına dair eleştirilerini dinlerken insan “O dönemlerin mimarlarından biri Davutoğlu değil de bizdik herhalde” diye şüpheye bile düşüyor. Elbette Davutoğlu bütün o planları, projeleri ve hatta açıklamaları tek başına yapmadı ancak kesinlikle ‘Karar mekanizmalarının kararlarını uygulayan bürokrat veya diplomattan’ çok çok fazlasıydı. 
2011 sonbaharında Libya Lideri Kaddafi linç edilerek öldürüldü, ülkedeki aşiret merkezli yapı dağıldı, Fransa başta olmak üzere çeşitli ülkeler petrol anlaşmaları için kolları çoktan sıvamıştı.

2011’den itibaren Türkiye gündemini ağırlıklı olarak Suriye meşgul ettiği için Libya pek gündeme gelmedi ancak sık sık Türkiye’den yola çıkan silah yüklü gemiler Yunanistan’da, Mısır’da veya Libya’da yakalandı. 
Basınımızda Libyalı ‘devrimci ve özgürlük savaşçıları’ olarak tanıtılan ve aslında kim oldukları, ne gibi suçlara karıştıkları birkaç dakikalık internet araması ile anlaşılabilecek isimler Türkiye’de boy gösterdi, Türkiye’de tedavi oldukları hastanelerde resmi yetkililer tarafından ziyaret edildiler vs vs...
O arada silahların susmadığı, kanın bir türlü durmadığı Libya’da ikili yönetim ortaya çıktı. Türkiye’nin de tanıdığı Libya Ulusal Mutabakatı Hükümeti Fayez Sarraj ve Libya Ulusal Ordusu Lideri Khalifa Haftar...

Arap Ayaklanması yıllar içinde yön değiştirdi, eski dostlar düşman, düşmanlar yeni müttefik oldu. Mısır’da Mursi’yi darbe ile deviren Sisi ile Suriye’ye ‘demokrasi götürmeye ant içmiş’ Suudi Arabistan yakınlaşmaya başladı. Haliyle Türkiye ile Suudi Arabistan ve Mısır’ın arası açıldı. Bu durum Libya’daki durumu da etkiledi. BM, Serraj’ı tanırken Mısır ve Suudi Arabistan’ın açıkça desteklediği Hafter’e ABD başta olmak üzere bazı AB ülkeleri de yeşil ışık yakmaya başladı.

Rusya’nın tutumuna dair ise Putin, “Her iki güç ile eşit derecede ilişki kurduklarını” söyledi. 

Putin’in son açıklamasında dikkat çeken bir başka nokta ise, Suriye’deki cihatçıların Libya’ya sızmaya başladığına dair kısım. Rusya’dan başka isimlerden de buna benzer açıklamalar yapıldı daha önce. Zaten Suriye başta olmak üzere bölge basınında yıllardır “Suriye’deki cihatçılar nereye gidecek?” tartışması ekseninde dile getirilen bir iddia. Ancak cevaplanmamış sorulara henüz ilişen yok; bu cihatçılar Libya’ya nasıl gidiyor?

Hafter’in sözcüsünün açıklamalarının ardından yükselen tansiyona dönecek olursak; kimileri Hafter güçlerinin yakın zamanda yaklaşık 150 askerini kaybettiği, cephane kaybettiği ve kendisini destekleyen ülkeler nezdinde zor durumda kaldığı kayıplar yaşadığını belirtiyor. Ki Serraj liderliğindeki UMH’nin eline geçen cephane ile Hafter’in Birleşik Arap Emirlikleri üzerinden elde ettiği ABD malı silahlar da ortaya çıktı. Bu nedenlerle Hafter’in yenilgisini Türkiye’yi suçlayarak hafifletmeye çalıştığı öne sürülüyor.

Bu gerekçenin son gelişmelerde payı olduğu yadsınamaz ancak Türkiye’nin Libya’da açıkça bir tarafı siyasi, askeri ve muhtemelen finansman ile desteklemesinin nedenleri hâlâ belirsiz. 

Diğer taraftan Mısır son gelişmelerde Hafter’i desteklediğini belirten çıkışlar yaptı. Doğu Akdeniz’deki gaz yatakları meselesi başta olmak üzere Türkiye-Mısır arasındaki tansiyonun daha da yükselmesi beklenebilir. Mısır’ın Libya sorunundan faydalanarak Türkiye’ye karşı yeni hamleleri tetiklemesi de olası. 

Velhasıl Libya meselesi yavaş yavaş gündemden düşmeye başladı ancak Türkiye’nin Libya’da böyle gürültülü patırtılı bir politikayla neyi amaçladığı hâlâ belirsizliğini koruyor.

DİĞER YAZILARI
Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa