09 Haziran 2019 04:40

"Demokrasi şöleni"nin kazananı olacak mı?

Paylaş

Cem Uzan’la birlikte Türkiye’nin ilk özel televizyonunu yasaları bypass ederek kuran, aynı zamanda dönemin cumhurbaşkanının oğlu olan Ahmet Özal “Attığım sadece 2 adet tweet okunma sayısı 250,000. Hürriyet gazetesinin 4 katı. İşte sosyal medyanın gücü. Gazeteler ve televizyonların zamanı geçti” buyurdu geçen hafta. Tweet aslında Ekrem İmamoğlu ve Binali Yıldırım’ın katılmayı kabul ettiklerini bildirdikleri canlı yayına göndermeydi. Gerçekleşir mi bilinmez, ancak beklenen aday kapışması her iki tarafın taraftarlarını heyecanlandırmış, bir miktar da panikletmiş görünüyor. Olası tuzaklar alt alta diziliyor. Moderatörün kim olacağı belirsiz, ancak sosyal medyanın kalbinden geçen, adaylara soru sorabilmesiyle son dönemde ana akımda takdir toplayan Didem Arslan Yılmaz. Kendisi de çok istekli olduğunu ifade etti; lakin riskleri düşününce sanırım onun da uykusu kaçıyordur. Zira Cumhurbaşkanı Erdoğan basına ayar vermek için İletişim Başkanı Fahrettin Altun’u görevlendirmiş olduğunu söyledi geçen hafta, gazeteciler de hep birlikte gülüştüler bu bayram müjdesine…

TRT’de olacağı duyurulan İstanbul’un sorunları ve adayların çözüm önerilerine ilişkin bir tartışma 23 Haziran’da seçmen davranışlarını etkiler mi ya da esas tartışma nerede döner? Akıllardaki sorular bunlar. İkincisinin cevabı basit, her ne kadar televizyon halen en yaygın mecra olarak görülse de sosyal medyada dönen tartışmalardan internete erişimi olmayanlar bile bir şekilde haberdar oluyor. Yani Ekrem İmamoğlu'nun “PKK ve FETÖ’ye çağrı yapıyorum. Gelin Türkiye’yi beraber yönetelim” dediğini iddia eden videonun aslını izlemek istemeyen esnaf da, onun gibi kemikleşmiş AKP seçmeni de doğrusunun ne olduğunu biliyor. Paul Lazarsfeld ve Elihu Katz'ın 1940’larda ortaya koyduğu iki aşamalı akış kuramı sosyal medyayla birlikte yeni bir boyut kazandı. Doğrudan kitle iletişim araçlarından haber almayanların ağzının içine baktığı kanaat önderlerini doğrulayacak ya da yalanlayacak birçok kanal var. Ahmet Özal da zaten buna dikkat çekiyor. 1991 erken genel seçimlerinde DYP ve SHP’nin televizyon reklamları Türkiye’nin ilk özel kanalı Star 1 televizyonunun ANAP’la ilişkileri nedeniyle uyguladığı denetime(!) takılmıştı. Bugün kendisinin de ifade ettiği gibi “Hiç bir şey gizli kalmıyor.”

“Liderler Açık Oturumu” 90’ların nostaljisi olarak kaldı, genç nesil bu ‘demokrasi şöleni’ne maalesef tanık olamadı. Bu açık oturumlar siyasal iletişimde Amerikanlaşmanın bir sonucuydu. Televizyonun başat bir mecra haline gelmesiyle yurttaşlar da Gösteri Toplumu’nun bir parçası olarak izleyiciye dönüşmüştü. 1960 seçimlerinde yaklaşık 70 milyonun izlediği Kennedy-Nixon tartışmasının Kennedy’nin zaferinde önemli rol oynamakla kalmayıp siyasal iletişimin yönünü değiştirdiği iddia edilir. Öyle ki Nixon’ın takım arkadaşı Henry Cabot Lodge’un “bu o. çocuğu bize seçimi kaybettirdi” dediği iddia edilirken, Kennedy’nin takım arkadaşı Lyndon B. Johnson kendilerinin kaybettiğini düşünmektedir. Aradaki fark Lodge’un tartışmayı televizyondan izlemesi Johnson’ın ise radyodan dinlemesidir.

Bugün uzun zamandır Türkiye’de tanık olmasak da canlı yayında aday tartışmalarının odaklandığı konu sosyal medya etkileşimleri. Günümüzün yurttaşları çünkü, sadece izleyici olmakla yetinmeyecekleri imkânlara sahipler. Canlı yayın esnasında açılan hashtag’ler, adayların sosyal medya performansları, taraftarlarının etkileşim gücü adayların performanslarının üstüne geçmiş durumda. Her ne kadar sosyal medya gündemi ile medya gündemi çoğunlukla birbiriyle örtüşse ve sosyal medya canlı yayın tartışmalarında bir yan kulvar işlevi görse de, Axel Bruns’ın, medyanın filtre görevi gördüğü eşik bekçiliğinden (gatekeeping) sosyal medyanın hangi bilginin işe yarar olduğunu gösteren eşik gözcülüğünün (gatewatching) öne geçtiğine dair tespiti geçerliliğini sürdürüyor. Bir başka deyişle adayların canlı yayın performansı artık aynı zamanda taraftarların sosyal medya performansıyla birlikte belirleniyor.

Daha da ötesi bu hakikat ötesi çağda canlı yayın içerikleri sosyal medya tartışmalarından ari değil. İmamoğlu’nun Ahmet Hakan’ın “Tarafsız Bölge”sinde programın önemli bölümünü Esenler Belediye Başkanı Mehmet Tevfik Göksu’nun Twitter’a düşen sözlerine cevap vermekle geçirmek durumunda kalması buna en güzel örnek. Buram buram ayrımcılık kokan “Pontus” iddiası sosyal medya kakafonisinde bir sıcak patatese dönerek elden ele dolaşırken tarafların Topal Osman’ı yâd etmede birleşmesi bu tartışmadan verimli bir sonuç bekleyenleri her zaman olduğu gibi hayal kırıklığına uğrattı.

Kişisel görüşüm tek başına katıldığı programlarda bile sunucu ya da kamera yerine izleyicinin bilmediği bir yere bakıp onay bekleyerek konuşan Binali Yıldırım’ın, hevesli gibi görünse de bu yayına çıkarılmayacağı yönünde. Erdoğan 2002’den beri canlı yayında herhangi bir rakibiyle tartışmaya çıkmadı. Aleyhinde üretilen, sosyal medyada dolaşıma sokulan haberlere, videolara İmamoğlu’nun da çok soğukkanlı yaklaştığını söylemek zor. Üstelik koşulların kendi aleyhine inşa edildiğini öngörmek için de müneccim olmaya gerek yok. Arenaya çıkmış iki gladyatör temsilinin bile uzağında, adaletsiz bir kapışma klavye aktivistleri için bir heyecan yaratsa da demokrasi için bir kazanım olmayacak. Bence tanık olmayacağız ama gerçekleşirse tartışmanın tek bir kaybedenin medya olacağı çok açık. Umarım bu, sansür ikliminin sorumlularının hanesine yazılır.

DİĞER YAZILARI
Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa