Hiçbir şey değişmemiş gibi


05 Eylül 2018 03:07

Nagehan Alçı, Talat Bulut’un sette taciz ile suçlanmasına takipsizlik kararı veren savcıyı eleştirerek ‘eğer bir kadın savcımız bu dosyaya baksaydı netice böyle olmazdı’ diye yazdı. Fatih Altaylı’ya göre ise ‘yasalar kanun uygulayıcılarının cinsiyetlerine göre yapılmaz. Yasanın da uygulayıcının da cinsiyeti olmaz’dı.

Önemli bir tartışma bu aslında. Cinsiyetçi refleksleri ağır bastığı için taciz, tecavüz istismar davalarında kadın aleyhine içtihadın oluşmasına katkıda bulunan hâkimlerin yerine, empati kurabilecek kadın hakimlerin varlığı yasal sınırlılıkların aşılmasını belli koşullarda sağlamıştır. Tabii bu koşul kadın mücadelesinin zorlayıcı varlığıdır ki empatiye alan açan, bu toplumsal baskı gücü olur.

Yasaların normalde kanun koyucuların cinsiyetlerine göre yapılmayacağı da doğrudur. Hatta kapsamı genişletip kanunun kanun koyucuların milliyetlerine, kimliklerine mezheplerine göre yapılmayacağını da ekleyebiliriz.

Fakat biz burada normalde sözcüğünün altını çizmek durumundayız. Çünkü Türkiye’de hiçbir şey bildiğimiz bir normalde seyretmiyor. Kadın hâkimlerin azlığından, kanun koyucuların cinsiyetlerinden/mezheplerinden vb. daha önemsiz olmayan, üstelik bu arazları da yaratan daha ağır sorunlarımız var.

Önceki gün yeni yargı yılının açılışının, devlet erkânının refakatinde Beştepe’de yapılması, üzerine normal bir rahatlıkla konuşacağımız bir yargı sisteminin zaten olmadığını bir kez daha teyit ediyor. Bu törende konuşan Yargıtay Başkanı İsmail Rüştü Cirit’in yaptığı kimi vurgular ise, yargı sisteminin içinde bulunduğu durum göz önünde bulundurulduğunda bir temenni olarak bile anlam taşımıyor.

Cirit’in liyakatten, kamu görevlilerinin atandıkları pozisyonun gereklerini en iyi şekilde yapmalarından, adil olmalarından bahsetmesi yine normal koşullarda güzel sözler. Fakat Yargıtay mensuplarının; bir kısım üyesinin Cumhurbaşkanı bir kısım üyesinin de CB’nin partisinin çoğunlukta olduğu Meclis tarafından seçilen HSK tarafından belirleneceğini emreden KHK’den hiç söz etmeden kullanılan liyakat ve adalet kelimeleri sadece bir nutuk süslemesi.

Hem her şeyin merkeze bağlandığı hem de buna rağmen bu kurumların bağımsız ve özerk davrandıklarının sanılması için belagata bolca asılmanın moda olduğu bir yer burası. Çok şey değişti ama yargı hala rasyonel temellere dayalı, liyakat esasıyla işleyen bir kurum muamelesi görmeye devam ediyor.

Yasaların, kanun uygulayıcılarının cinsiyetlerinden, kimliklerinden, mezheplerinden bağımsız, aşkın bir niteliği olmayabilir ama merkezi keyfiyete bağlanmış bir yargı sisteminde bu nitelikler içtihadı şekillendiren devasa boşluklar bulabiliyor.

Yargı süreçlerinin giderek daha fazla politikleşmesi, daha fazla merkezi otoriteye bağlanması liyakat, tarafsızlık, görev insanlığı misyonlarını zaten bir sesten ibaret bırakıyor.

Ensar Vakfındaki istismarla ilgili olarak, en yetkili etkili kadınlardan birinin, Aile ve Sosyal Güvenlik Bakanı’nın kurduğu “buna bir kere rastlanmış olması, hizmetleriyle ön plana çıkmış bir kurumumuzu karalamak için gerekçe olmaz” cümlesinin gösterdiği gibi, bir makamda bir kadının bulunmasının diğer kadınlarla duygudaşlık kurabilmenin garantisi olmadığı, tersine cinsiyetçi bir hukukun kadınlar tarafından da teşvik edilebileceğinin kanıtı.

Bu durumda, yargı kurumlarına düşen, yasayı merkezin önceliklerine ve keyfiyetine göre uygulamak üzere bir inisiyatif göstermeleri zaten. Liyakatin içeriğini dolduran da bu önceliklere sadakat derecesi.

Alçı ile Altaylı tartışması sürerken KHK ile kapatılan Din Adamları Yardımlaşma ve Dayanışma Derneği (Diay-Der) üyesi Abdülkadir Anar, sivil Cuma namazlarını kıldırmak, örgüt üyelerinin cenaze namazlarını kıldırmakla itham edilerek, sessiz sedasız 6 yıl hapisle cezalandırıldı.

Abdülkadir Anar’ın hikâyesini de sadakatin liyakatin yerini aldığı bir politik keyfiyet alanında anlamlandırabiliriz ancak. Cami cemaatine devlet politikalarını dikte eden Cuma hutbelerini hazırlayan sözde özerk Diyanet’in Müslüman yurttaşlar arasındaki ayrıştırıcı söylemi, resmi yönergenin dışında bir dini hizmet sunma eğilimini de kışkırtabildi. Normal koşullarda böyle bir din hizmeti ceza kapsamına girecek bir eylem değildir. Ne var ki ne kadar sadık olursa o kadar liyakat sahibi olduğunu zanneden yargıçların yaratıldığı bir düzende bir din adamları derneği ve onun üyesinin cezalandırılmasının da yolu açıktır.

Demek ki sistem sadece kendi elini serbest bırakmaya, kendine yontan empati düzlemleri kurmaya ayarlı. Yasa reddetmemesine rağmen kendi denetim alanı dışından çıkan serbestlikler ise böyle bir empati sınırına çarpmak zorunda! Ensar istismarlarında aileler ve çocuklarla empati kurabilen hakimler olabilir miydi?

Bu durumda biz hiçbir şeyin değişmediğini varsayarak; kimliklerden, cinsiyet, mezhep ve din tercihlerinden azade politikleşmemiş bağımsız bir yargı varmış gibi yapalım ve liyakatten, yargıcın empatisinden, görev duygusundan konuşalım bakalım.

www.evrensel.net