AB'ye dönüş ABD'ye karşı bir alternatif mi?


31 Ağustos 2018 03:30

AB ile son yıllarda girilen, “Ey Almanya...”, “Ey Hollanda...” diye başlayan ve ağır suçlamalar içeren tartışmalardan sonra önceki gün, “yeni Sistemi”n ilk Reform Eylem Gurubu (REG) toplantısı, yapıldı.

Dışişleri Bakanlığı AB Başkanlığı tarafından yapılan toplantıdan sonra yayımlanan sonuç bildirgesinde; AB’ye katılım için gerekli adımların atılmaması 15 Temmuz darbe girişiminin yarattığı tahribatın sonuçlarının ortadan kaldırılması için ilan edilen OHAL ve “terörle mücadele”nin zorunluklarına bağlanırken, bundan sonra “reformlara” kalınan yerden devam edeleceği öne sürüldü.

BOŞ LAFLAR BİLDİRGESİNDE BİR İTİRAF

Bildirgede ayrıca, özellikle yargıda yeni ve hızlı “reformlar” yapılacağı, özgürlüklerin genişletileceği vaat ediliyor.

AB ülkelerinin yöneticilerini ikna etmeye yönelik bu vaatlerin ne kadar inandırıcı çok tartışmalıdır. Hatta “tek parti tek adam rejimi” adımlarının atıldığı bugünkü koşullarda bu vaatlerin gerçekliği bulunmamaktadır. Nitekim bildirgede yer bulan aşağıdaki  ifadeler de bunun bir kanıtıdır:

"Son dönemde ülkemize yöneltilen ekonomik tehdit ve Trump yönetiminin küresel ekonomik sistemi etkileyen açıklama ve tutumları, Türkiye ve AB’nin birbirinin değerini anlaması için önemli bir fırsat olmuştur."

Ne var ki REG’e katılan yüksek zevatın bu görüşü kendileri için geçerli olsa bile; AB için ne kadar geçerlidir, bu da çok tartışmalıdır. Çünkü Erdoğan-AKP propagandasının, iç politika amaçlı olarak göstermek istediği gibi, AB ülkeleri ABD’ye karşı Türkiye’nin arkasında safa girmiş değillerdir. Tersine onlar, Türkiye Trump ve yönetimiyle, “can ciğer kuzu sarması”yken de ABD’nin aldığı ve alacağını açıkça ilan ettiği, kendi dışındaki ülkelere karşı “ekonomik yaptırımlar getirme” politikası karşısında ABD ile karşı karşıya gelmişlerdi.

AB VE ABD AYNI EKONOMİK SİSTEMİN İÇİNDE DEĞİL Mİ?

Ama burada konumuz bu değil. Konumuz burada, REG’in sonuç bildirgesine yazdığı tutarsızlıklar da değil. Bugün burada konumuz, AB ile Türkiye ilişkilerinin Erdoğan ve yönetiminin beklediği gibi, ABD’ye karşı bir “alternatif” olup olmadığıyla sınırlıdır.

Şöyle ki, AKP medyasında bir zamandan beri “AB ile yakınlaşma”nın önemine özel vurgu yapılıyor. Örneğin basında AKP’nin en kıdemli sözcülerinden Abdülkadir Selvi bu yönelişin önemini, “AB ile sorunlarımızı çözersek kulaklarımızdan dolar fışkırdığı yıllara dönebiliriz” demeye kadar götürüyor.

Ama bu görüş elbette sadece Selvi’nin görüşü değil. AKP içinde bu görüşü savunan bir kliğin olduğu da gerçek!

Öte yandan Erdoğan yönetimi; iç politikada motivasyon amaçlı olarak, Rusya ve Çin’le ekonomik ilişkilerin iyileştirilmesi, kimi sembolik destekler alınmasını abartıyor; ya da Katar, Kuveyt,... gibi ülkelerden gelen “milyar dolarları” da “ABD’ye karşı alternatifler” içinde sayıyor. Yani propaganda olarak, “Bizim alternatifimiz çok” demek istiyorlar. Bu elbette ki, kahve politikacıları ve Erdoğan’ı dinlemek için toplanan kalabalıklardan alkış da alıyor.

Ne var ki, gelmekte olan ekonomik krizin boyutları, daha da önemlisi Türkiye’nin içinde yer aldığı ekonomik ilişkiler sistemi (“serbest piyasa ekonomisinin kurallarına kayıtsız koşulsuz bağlıyız” denilerek her gün batı emperyalizmin ekonomik sistemine iman tazeliyor) içinde ele alındığında, ne doğu emperyalizminin sembolik destek girişimleri ne de Kuveyt, Katar,... gibi bölge gericiklerinden “elden” (el altından) gelen dolarla (miktarını ne kadar olduğu önemli değil) bir “krizden çıkış alternatifi” bulunamayacağı da az çok gelişmeleri izleyen herkesin bildiği bir gerçek.

ABD DE AB DE TÜRKİYE’YE AYNI KAPIYI GÖSTERİYOR: IMF!

Çünkü doğu emperyalizmi (Rusya, Çin) ve bölgedeki şeyhliklerden, emirliklerden gelen ve gelebilecek destekler, ihtiyaç olanla kıyaslandığında “devede kulak” değildir. Dahası bu “alternatifler”in Türkiye’nin borçlu olduğu uluslararası sermaye odakları için Türkiye’nin kiredibilitesini artıran bir etkisi de yoktur. Bu yüzden de şu anda ihtiyaç olunan şey; sadece “şu kadar milyar dolar destek bulduk” hamasetlerinin de ötesinde, 500 milyar dolara yaklaşan dış borcun yeniden yapılandırılmasını sağlayacak “itibar”dır! Bu da ancak Erdoğan yönetiminin, batılı kreditörlerin güvenini kazanacak bir pozisyon tutmasıyla olanaklıdır.

Erdoğan yönetiminin, şimdi rotayı AB’ye çevirmesinin arkasındaki gerçek de batılı finans merkezlerinin desteğini sağlayacak bir mevzi tutma ihtiyacıdır.

Türkiye’nin karşı karşıya olduğu ekonomik krizi, ABD’nin Türkiye’ye açtığı “ekonomik savaş”la izah eden Erdoğan yönetimi, AB’yi de “ABD’ye karşı alternatifler” arasında, hatta başında gösteriyor. Ancak, AB ile ABD aynı ekonomik sistemin parçalarıdır ve bu sistem başında IMF’nin olduğu uluslararası finans merkezlerinin sistemidir. Bu yüzden de Türkiye’deki ekonomik krizin çözümü için hem ABD hem de AB aynı merkezi gösterecektir: IMF!

Nitekim Almanya ve Fransa daha şimdiden Türkiye’ye IMF’ye başvurmasını tavsiye ediyorlar.

AB İLE YAKINLAŞMA, BATILI FİNANS ÇEVRELERİYLE UZLAŞMA ADIMIDIR

Kısacası Erdoğan yönetiminin, alametleri hızla çoğalan ekonomik kriz karşısında ABD’ye karşı alternatifi Rusya, Çin, Katar, Kuveyt, İran,... olmadığı gibi AB de değildir. Çünkü emperyalist kapitalist dünya aynı ekonomik sistemin içindedir ve krize bu sistem içinde yapılan her “çözüm arayışı” aynı merkezlerle uzlaşmak, onların çözümlerini kabul etmek zorunda kalmaktadır.(**) Buradaki klasik “çözüm merkezi” ise IMF’dir.

Elbette ki bu ekonomik çözümde kolaylık sağlanması için Türkiye kimi siyasi kararlar da almak zorunda kalacaktır. Rahip Brunson’un serbest bırakılması ve Rusya’dan S-400 füze alımının durdurulması gibi ABD isteklerinin yerine getirilerek ABD yönetimi ile ilişkilerin “normalleştirilmesi”,  yanı sıra AB ile onun normlarına yakınlaşmak, en azından görünüşte kimi düzenlemeler yapmak kaçınılmaz görünmektedir. REG toplantısı ve bu toplantı sonunda yayımlanan “sonuç bildirgesi”nde AB’ye yönelik vaatler de bu yönelişle ilgilidir.

(*) Elbette teorik olarak, IMF’nin ekonomik destek talep eden bir ülkeye siyasi şartlar öne sürmesi olağan değildir ama pratikte, ABD ve AB ile sorunları olan bir ülkenin IMF’yle ya da uluslararası finas merkezleriyle anlaşmasının fiyatı ile bu konuda sorunlu ülkelerin anlaşmasının fiyatı da faklı olmaktadır.

(**) Hiç kuşkusuz krizden çıkışın halkçı bir çözüm yolu da vardır. Bankaların kamulaştırılması, batan işletmelerin kamulaştırılarak işçilerin zarara uğramasının önlenmesi, ithalat ve ihracatın denetim altına alınması, borçların ödenmemesi ya da ertelenmesi, fiyatların kontrol altına alınması, tarım ve sanayide planlı ekonomiye geçilmesi,... gibi önlemlerle krizin yükünü işçi sınıfına ve halka yıkılması önlenebilir, ülke ekonomisi krizden çıkabilir. Ama bunu elbette AKP Hükümeti yapamaz, yapmaz. Çünkü o, en büyük sermaye çevrelerinin, yerli ve yabancı tekellerin çıkarını savunan bir siyasi odaktır. Tek adam yönetimi de bu sınıfsal durumun en açık ifadesidir

www.evrensel.net