Malazgirt ve yurdun bitmeyen fethi


29 Ağustos 2018 04:58

Alpaslan ile Romen Diyojen’in karşılaştığı 1071 Malazgirt Savaşı, Anadolu’nun bir Türk yurdu haline gelmesinin tarihsel başlangıcı olarak kaydedilir. Bu yüzden resmi tarihin altın sayfalarından birini oluşturan Malazgirt Savaşı bazen sessizce bazen şaşaalı törenlerle kutlanır. Ne var ki kutlanan sadece geçmiş bir zafer değildir, 26 Ağustoslar bugün bu topraklarda nasıl yurtlanılması gerektiğinin dikte edilebilmesi için de bir vesiledir. Tarih, olduğu gibi, kendi sınırlı anlamına bırakılmaz ve bugünü de şekillendirmek üzere siyasetçinin ağzından/eyleminden durmaksızın konuşarak kendini aşan iddialarda da bulunur.

Bu yıl Malazgirt’te yapılan törenlerde Bitlis’in Ahlat’ında, Alpaslan vaktiyle orada bir otağ kurduğu için, yeni bir Cumhurbaşkanlığı Sarayının yapılacağı “müjdelendi” mesela. Giderek derinleşen bir finans krizinde birinci Saray’ın lüksü ve şatafatı göze iyice batar hale gelmişken, inşaatı süren ikinci saray için yapılan alan düzenleme çalışmaları sırasında doğanın tahrip edilmesi bir tepki nedeniyken, üçüncü bir saray haberiyle karşımıza çıktı Cumhurbaşkanı.

İçinde otağlar, kefenli akıncılar, zaferler geçen tarih anlatısının bir yerinde kurulan “buraya taş toprak olarak değil medeniyetin atan kalbi olarak bakmalıyız” cümlesi, Malazgirt’i şimdiye bağlayan siyasetin püf noktası sayılır. Kutlamalardan bir gün önce, “Ayder’i kirlettik, rezil ettik” özeleştirisinin bu eşsiz yaylaya ilk kazmanın vurulacağı zamanın ilan edilmesine bağlanmasından da anlaşılacağı gibi, Malazgirt’ten kalan miras mümbit bir fetih miti olarak yaşamaya devam ediyor. Bir SİT alanının yağmalanmasına göz yumup Ayder Ayder olmaktan çıkarıldıktan sonra onu TOKİ inşaat krallığının işlemine havale etmek medeniyetin kalbinin atmasını sağlamak değil, olsa olsa Karadeniz turizminde yeni rant kapıları aralamak anlamına gelir oysa ki. Burada nasıl yaşamak istedikleri sorulmayan Karadeniz ahalisinin daha önce de HES’lerle ilgili fikri alınmamıştı. En küçük yağmurda çöken yollarla yaşamak ister misiniz de denmemişti. Atadan kalma toprakları nasıl yurt tutmak istedikleriyle kimse ilgilenmemişti.

İstanbul iyice yağmalandıktan sonra da “biz bu şehrin kıymetini bilmedik, biz bu şehre ihanet ettik, hala ediyoruz” sözü de unutulmadı. Ancak kentsel dönüşüm kapsamındaki inşaatlardan para kaldıran müteahhitlerin ayrıcalıkları, hazine topraklarını yağmalama imkanları sona erdirilmediği gibi taş toprağın parsellenmesi devam etti. Bugün satılamayan malların elde kaldığı, stok fazlasını eritemeyen inşaat sektörünün de bir bakıma sebep olduğu ekonomik “dar boğaz” ile birlikte yurttaşın, her nerede atıyorsa, medeniyetin kalbinde kemer sıkarak yurtlanması dayatılıyor. Malazgirt’le girilen yurt, bin yıl sonra ormanları imara açılmış, yer altı yer üstü kaynakları yağmalanmış, zeytinlikleri sayfiye turizmi için tırpanlanmış durumda.

Yurda taş toprak muamelesi yapılmasından rahatsız olanlar onu imar ruhsatlı, rant getirisi büyük bir arsaya çevirdiler.

Bu topraklar yaşanabilir, yasaksız, demokratik bir yurt olsun diye uğraşanlar ise olabildiğince dar zeminlere sıkıştırılmaya, sürülmeye, yertsiz yurtsuzlaşmaya zorlanıyor.

Mesela, kutlamalar için devlet erkanı Malazgirt’e doğru yola çıkmışken Galatasaray Meydanı’nda kayıp çocuklarını aramak için 700. haftada yine bir araya gelen anneler polisin gazlı müdahalesine maruz kaldılar. Her biri, gözaltına alındıktan veya kaçırıldıktan sonra bir daha haber alamadıkları çocuklarının akıbetini öğrenmek için yıllarca nöbet tutan acılı anneler caddede sürüklendi, birçok insan gözaltına alındı. Medeniyetin kalbinin insanca atması için toplandıkları alandan polis zoruyla uzaklaştırıldılar. İçlerinden biri, Hasan Ocak’ın annesi kendisine neden bu kadar sert davrandıklarını soruyordu sonradan.

Yanıtı açık; çünkü Malazgirt’le kapısı açılan Anadolu’da yaşayanların fikri değil hep iktidardakilerin hükmü geçerliydi. Çünkü çocuklarına mezar isteyen annelere göre bir yurt tasarlanmamıştı.

Otağlar, kefenli süvariler, at üstünde Alpaslan, mehterler ve marşlar eşliğinde kurgulanmış bir tarih yazımı sayesinde tamamlanmamış bir süreç haline getirilen fetih emekçilerin, mağdurların sahip olduğu hakların, mücadele ettiği taleplerin de tenzilatı için kaldıraçtır.   

Böylece Malazgirt sadece her meydanın, sokağın, ovanın, yaylanın yeniden fethedildiği, her arazinin rantiyeler tarafından paylaşıldığı bir sistemi açıklayan değil yurttaşların nasıl yaşayacağını dakayda bağlayanbir iktidar meta anlatısıdır.

Malazgirt bir anı değil bugünkü zafer ihtiyacını karşılayan bir öyküdür.

www.evrensel.net