İşçi sporları hareketi - 1: Burjuva ve işçi sporu ayrımı


20 Mart 2018 01:57

Dünya, iki paylaşım savaşı arasındaki süreçte (1918-1939) muazzam bir potansiyele tanıklık etti. Bir yandan savaşın yaralarını sarma çabaları, endüstri ve çalışma yaşamındaki yenilikler öte yandan Ekim Devrimi ve özellikle Avrupa’nın dört bir yanında büyüyen işçi hareketi, ilerici güçlere önemli mevziler kazandırdı. Ekonomik ve siyasal buhran içerisindeki burjuvazi ve onun “genç” sayılabilecek ulus devletleri bu ivmeyi durdurabilmek için kimi yerlerde ödünler verirken kimi yerlerde de faşizmi işçi sınıfının üzerine saldı.

“Az zamanda büyük işler başarmayı” zorunlu hale getiren bu hareketli süreç sadece siyasal ve ekonomik değil kültürel alanlarda da yaratıcı patlamalara, cesur inisiyatiflere yol verdi. Spor, bu alanlardan biriydi. Bu dönemin spor deneyimlerine daha önce bu köşede ve kapatılan Özgürlük Dünyası dergisine 2012 yılında yazdığım ‘Olimpiyatlar: Kimin Oyunları’ makalesinde “dağınık” biçimlerde değindim. Ancak Gabriel Kuhn’un 2017’de çıkan Forging a militant working-class culture kitabı bana bu meseleye dair bütünlüklü bir seri yazma fikrini verdi. Çünkü konuya dair kaynakların Türkçeleştirilmesinde büyük eksiklik bulunmakla birlikte aslında tarihin belli bir dönemine ait, arkaik bir mevzudan değil yalnızca siyasal güç ilişkileri sebebiyle gündemden düşürülmüş -tıpkı sosyalizm gibi- bir gerçeklikten bahsediyoruz.

Öncelikle belirteyim, Kuhn’un kitabı dönemin önde gelen Avusturya Sosyal Demokrat Partisi (SDAP) figürlerinden Julius Deutsch’un yazıları ışığında Avusturya örneğine ışık tutuyor. Kitap, SDAP’ın sporu antifaşist mücadele içerisinde nasıl kullandığını ortaya koyuyor.

Ben, ilk yazıda kitapla beraber ilerleyerek Avusturya örneğiyle “işçi sporu-burjuva sporu” ayrımını yapmanın neden elzem olduğunu hatırlatacağım. İkinci yazıda dönemin önemli bir fenomeni olan işçi olimpiyatlarına değineceğim. Üçüncü yazıda ise antifaşist mücadelede sporun nasıl kullanıldığını anlatacağım.

İŞÇİ SPORLARI, İŞÇİ KULÜPLERİ

Dünyayı, iki sınıf arasındaki uzlaşmaz karşıtlığın ışığında okumanın demodeleştirilmediği dönemlerde spor da burjuva ve proletaryaya ait halleriyle ikiye ayrılıyordu. Bugünün, spor endüstrisini kontrol eden IOC, FIFA gibi kurumları ve onların organizasyonları 19. yüzyılın ikinci yarısında atılan temellerle sahneye hızlı bir giriş yaptı. Ancak işçi sınıfı da ondan aşağı kalmadı. İlk işçi kulüpleri, 1800’lerin ikinci yarısında Amerika ve Avrupa’da kuruldu. İşçi sınıfı içindeki örgütlülük durumuna paralel biçimde Avrupa’nın Almanca konuşan halkları kısa süre içerisinde hareketin direksiyonuna geçti. Bu merkezlerin başında Viyana kenti geliyordu. 

İlk işçi jimnastik kulübü, 1891 yılında, 30 sene sonra “Kızıl Viyana” olarak anılmaya başlanacak olan kentte kuruldu. Kulüp, 1894’te Genel Jimnastik Kulübü (Allgemeiner Turnverein) adını aldı ve birçok sporun icra edildiği bir merkeze dönüştü. İlerleyen yıllarda yeni kulüplerin kuruluşuna tanıklık edildi. Bu kulüpler, 1910’da Avusturya İşçileri Jimnastik Birliği (Österreichischer Arbeiter-Turnerbund) adı altında birleşti. Kulüplerin toplam 70 bin üyesi vardı. 1924’e gelindiğinde Avusturya İşçileri Spor ve Beden Eğitimi Birliği (Arbeiterbund für Sport und Körperkultur in Österreich- ASKÖ) adını alan organizasyon bünyesinde jimnastik, bisiklet, yürüyüş, yüzme, kayak, futbol, hentbol, judo ve hatta burjuvaziyle özdeşleşen tenis gibi sporlar dahi yapılıyordu.

ASKÖ, ülke şartları ve dönemin Avusturya Sosyal Demokrat Partisinin de desteğiyle kısa sürede geniş kesimlere ulaşan, Viyana merkezli güçlü bir kültürel hegemonya aracına dönüştü. 300 bine yakın üyeye sahip olan organizasyon, nüfusa kıyasla dünya üzerindeki en büyük işçi sporcu örgütüydü.

ASKÖ’nün başkanı ve aynı zamanda SDAP’ın liderlerinden Julius Deutsch, 1927’de Sosyalist İşçilerin Spor Enternasyonalinin (SWSI) başkanlığına getirildi. 2 milyona yakın üyeye sahip olan SWSI, büyük bir ideolojik rekabet içerisinde olduğu, SSCB merkezli Kızıl Spor Enternasyonali (RSI) ile birlikte işçi sporlarının iki lokomotif örgütünden biriydi. 

‘BOŞ ZAMAN’ VE SPOR FENOMENİ

İşçi sınıfının çalışma saatlerini 8’e indirdiği, 1. Dünya Savaşı ve Ekim Devrimi sonrası Avrupa’da bu, önceki kuşak işçilerin ancak hayal edebildiği bir “boş zaman”ın açığa çıkması anlamına geliyordu. Burjuvazi, bu yeni açığa çıkan vaktin, kendi aleyhine dönmemesi için sporun da aralarında olduğu yeni toplumsal uğraşları şekillendirme peşindeydi. Çok geçmeden işçi sınıfı ve onun örgütleri de bunun öneminin farkına vardı. İşçiler, gençler spora büyük ilgi duyuyordu. Ancak milyonları peşinde sürükleyen bu fenomen, burjuvazinin dümeninde bireycilik, rekabetçilik, cinsiyetçilik ve milliyetçiliğin yeniden üretildiği bütünüyle ticari bir endüstriye dönüştürülüyordu. Sporla ilgilenen işçi gençler, kendilerini burjuva dünyanın proletaryanın çıkarlarına tamamen ters olan bu değerleriyle kuşatılmış halde buluyordu. İşçi kulüpleri böyle bir atmosferde gençliğe soluk borusu olurken sosyalist/komünist partilere de önemli bir örgütlenme potansiyeli sağladı.

BURJUVA SPORU VE İŞÇİ SPORUNUN FARKI

Burjuva spor ve işçi sporunu kıyaslarken Julius Deutsch’a kulak verelim:

“İşçi sporları, varsıl sınıfların sporlarıyla temelden ayrışır. İkincisi bireyciyken ilki kolektivisttir. Burjuva spor, bireysel performansı ve rekorları öne çıkarırken işçi sporları kitlesel başarıyı ve dayanışmayı önemser. Burjuva spor ve işçi sporu sadece siyaseten zıt değildir aynı zamanda derin olgusal farklılıklara da sahiptir… İşçi sporları yeni proletarya kültürünün gelişimiyle yakından ilişkilidir. İşçilerin, barları terk edip güzel tabiat yürüyüşleri yapar hale gelmesini sağlamıştır, vücutlarının tüm bölgelerini geliştirmelerini ve sakatlıklardan nasıl korunacaklarını öğretmiştir, onlara cesaret ve kendine güven aşılamış, kendi güçlerine olan inançlarını sağlamlaştırmış böylece entelektüel gelişimleri için gerekli koşulları oluşturmuştur.”

BURJUVA SPORDA REKOR ÇILGINLIĞININ ANLAMI

İşçi sporları, kulüpleri, uluslararası kurumları ve olimpiyatlar gibi organizasyonlarıyla bireycilik, rekabetçilik ve ticarileştirmeye karşı kolektivizm, sportmenlik ve birey/halk sağlığını öne çıkarmıştır.  

Bunu daha iyi açıklamak için “rekor” örneğiyle Deutsch’a dönelim: “Burjuva spor, bireysel performansa odaklanmıştır. Her şey rekor, rekor ve daha fazla rekorla ilgilidir. Rekor, her şeyin etrafında döndüğü büyülü bir kelimedir. Sanki bir yüksek atlamacının 1.85 değil de 1.90 atlamasından daha heyecan verici hiçbir şey yoktur. Nurmi ya da Dr. Pelzer’in koşu başarıları mucizeymişçesine övülür ve sonu gelmeyen sansasyoncu haberlerle yeniden üretilir. Aynısı Johnny Weissmüller’in ya da Arne Borg’un yüzmedeki başarıları veya İngiliz Kanalı’nı, Cebelitarık Boğazı’nı geçme girişimleri için de geçerlidir. Oysa insan, amfibi değildir. İnsanın gelişimi de Fraulein Eberle’nin Manş Denizi’ni geçmesiyle tamamen ilişkisizdir. Hoşunuza gitsin ya da gitmesin Charles Hoffmann’ın uçağıyla kendi ekseni etrafında 1093 kere dönerek rekor kırması insan evriminin ya da Amerika’nın müthiş anlarından biri değildir. Bir ‘yenilmez atlet’ dansta, diğeri ağaç tırmanmada, öteki haftalarca uçak sürmede, bir başkası Viyana’dan Paris’e tek ayak üzerinde hoplamada rekor kırmış! Harika! Ama bizim amaçlarımız farklı. Biz yenilmez atletler yetiştirmenin ve rekorlar kovalamanın peşinde değiliz. Biz halkı kuvvetlendirmek istiyoruz.”

PROLETARYANIN SPORU FETHİ

Deutsch, sporla “halkı güçlendirme”, halkı daha sağlıklı hale getirme mücadelesinde büyük aşamalar kaydettiklerini belirtiyor: “Fabrikada paydos zili çalar çalmaz proleter gençlerin spor sahalarına koştuğunu görüyoruz… Her türlü spor icra ediliyor. Geçmişte varsıl sınıfların etki alanındaki sporlar dahi proletarya tarafından sahiplenilmiş durumda. Bugün, varsıl sınıfların gençlerinin proleter gençlerden ileride olduğu tek bir spor dalı kalmamıştır.”

İşçi sporları hareketi, sporu, bizim bugün anladığımızdan çok daha işlevsel bir manada “spor olsun diye” yapmakla birlikte aslında bunun güçlü siyasi anlamının da farkındaydı. İnsanlık için temaşa dışında bir işlevi olmayan sprint yarışlarının yerine doğa yürüyüşlerini öne çıkarmak, rekorlar peşinde koşan süper atletler yetiştirmeyi değil halkın spora yüksek oranda katılımını önemsemek, turnuvaların yerine spor festivallerini geçirmek bu anlayışın pratik karşılıklarıydı. Esas olan Deutsch’un deyimiyle “İşçi sporunun, modern işçi sınıfının kültür ve özgürlük arzusuyla direkt bağlantılı olduğu” gerçeğiydi bu yüzden 1933 yılında Avusturya Sosyal Demokrat Partisinden Hans Gastgeb şu cümleleri kurmuştu: “İşçi atlet için kitle sporu ve politik eğitim aynıdır. Spor, bir oyalama aracı değil proletaryayı zihinsel ve fiziksel olarak kapitalizmi yenilgiye uğratma, siyasetin, ekonominin ve kültürün gericileri karşısında muzaffer kılmanın gerekli bir aracıdır.”

NOT: Yazıdaki tüm alıntılar, Gabriel Kuhn’un PM Press’ten çıkan ‘Antifascism, sports, sobriety: Forging a militant working-class culture’ kitabından yapılmıştır.

www.evrensel.net