Cumhuriyet davasının aynasında...


07 Mart 2018 04:54

Siz bu yazıyı okuduğunuzda Cumhuriyet gazetesi davasında tutuklu olan meslektaşlarımızın cezaevindeki 493. günleri olacak. 9 Mart günü de davanın 6. duruşması Silivri’de görülecek. Meslektaşlarımızı yalnız bırakmamak, mesleğimize, hakikate ve halkın haber alma hakkına sahip çıkmak için yine orada olacağız.

Şu anda Murat Sabuncu, Ahmet Şık ve Akın Atalay’ın tutuklu olduğu Cumhuriyet davası, Türkiye yargı sistemi, uluslararası hukuk mekanizmalarının pratikleri ve meslektaşlarımızın yaptıkları savunmalarla şimdiden tarihe çok önemli notlar düştü.

Bazılarını hatırlatalım. 

Bir şaka gibi, ilk duruşması Türkiye’de sansürün kaldırılışı olarak kutlanan 24 Temmuz’a denk getirilen Cumhuriyet davasının iddianamesi “deliller” ve tanık ifadeleri bakımından ilk duruşmadan itibaren çökmeye başladı.

Bir gazetenin yayın politikasının sorgulandığı davada mahkeme başkanının duruşmalardaki bazı ifadeleri de, iddianamenin niteliğine dair getirilen eleştirileri teyit eder nitelikteydi.

Davaya bakan İstanbul 27. Ağır Ceza Mahkemesi Başkanı Abdurrahman Orkun Dağ, tanık olarak dinlenen Cem Küçük, Latif Erdoğan ve Hüseyin Gülerce’nin ifadeleri için ‘dedikodu mahiyetinde’ demesine, ‘İddianame sorunlu, kabul ediyorum’ demesine ve ‘Bilirkişi konusunda serzenişler bizce de haklı’ demesine rağmen, dava, zaman içinde tutuklu sayısı kamuoyundan gelen baskılarla da azalarak devam etti. 

24 Temmuz’da başlayan Cumhuriyet davasında savunma yapan gazetenin İcra Kurulu Başkanı Akın Atalay, şunları söylemişti: “Suçlanan Cumhuriyet Gazetesi, suçlayan FETÖ üyeliğinden müebbet hapisle yargılanmakta olan, kanunen savcı adayı olması mümkün olmamakla beraber hâlâ daha savcılık yapan biri. Tanıklar Cem Küçük, Latif Erdoğan, Hüseyin Gülerce… Bu kalitede yürütülen soruşturma nedeniyle dokuz aydan beri tutukluyuz.”

Bunun üzerine mahkeme başkanı da, “Bunların bir kısmını tanık olarak çağıracağız. Gülerce’yi değil tabii. Dışarıdan dedikodu mahiyetinde olanların hukuki değeri yok.” yanıtını vermişti. 

Mahkeme, bu diyaloğun aksine, 28 Temmuz, 11 Eylül ve 25 Eylül tarihli ara kararlarında, dosyada ileri sürülen eylem şekilleri ve belgelerin delil olarak bir bütün olarak değerlendirilmesinin hukuki gereklilik olduğunu kaydetmişti. 

Cumhuriyet soruşturması kapsamında savcı Murat İnam tarafından adliye bilirkişi listesinde olmadığı halde resen bilirkişi olarak atanan Ünal Aldemir’in seçilmesine kanunda yer almasına karşın bir gerekçe gösterilmedi. İletişim mezunu bile olmayan ve Başbakanlık’ta proje yöneticiliği yapmış bir ‘bilgisayar’ uzmanı olan Aldemir, raporunda gazeteciliği sorgulamıştı. Savcılığın delil olarak gösterdiği “en önemli” belgelerden biri de bu bilirkişi raporu oldu. 

Söz konusu bilirkişi, seçilme şekli, hazırladığı rapor 24 Temmuz’da başlayan dava kapsamında yapılan savunmalarla eleştirilmişti. Mahkeme başkanı Dağ da, 28 Temmuz’da ara kararını okurken, “Bilirkişi konusunda sanık vekillerinin haklı serzenişleri bizce de var” demişti.

Mahkeme başkanı, 25 Eylül’deki 3. duruşmada gazetecilerin avukatlarından Köksal Bayraktar ile mahkemeye hukukçu mütalaası sunması nedeniyle tartışmış, “Bizim sizin vereceğiniz derse ihtiyacımız yok. Siz değerli bir hocasınız. Ancak mahkeme heyetine hukuk öğretmek kimsenin haddi değildir” demişti. Tartışmanın sonunda Dağ, “İddianamede belli problemler var mı var. Kabul. Mahkeme, bunu bilmiyor veya kasıtlı yapıyor diye söylenmesini doğru bulmuyorum” ifadelerini kullanmıştı. 

25 Aralık 2017 tarihindeki duruşmada Ahmet Şık’ın savunması engellenerek mahkeme başkanının talimatıyla duruşma salonundan çıkarılmasıyla da, zaten siyasi bir dava olarak başlayan Cumhuriyet davasında, adil bir yargılamanın temelini oluşturan ve savunma hakkının altını çizen ‘silahları eşitliği ilkesi’ de tamamen ayaklar altına alınmış oldu. Tıpkı Altan kardeşlerin yargılandığı davada dört avukatın art arda duruşmadan atılması gibi. 

Anayasa Mahkemesi 11 Ocak 2018 günü, Mehmet Altan, Şahin Alpay ve Cumhuriyet davasında tahliye olan Turhan Günay’ın bireysel başvurularını görüşerek “hak ihlali” kararı verdi.

Yerel mahkemeler bu kararlara direnirken, AİHM de kulağının üzerine yattı. Haklarında Turhan Günay ile benzer iddialar olan Cumhuriyet davası tutuklularının, tutukluluklarına devam edilmesi ise bu davanın iktidar takibindeki siyasal yönünün bir kez daha teyidinden başka bir şey ile açıklanamaz.

Cumhuriyet davası ulusal yargının siyasal niteliğini bir kez daha ortaya koyan bir turnusol işlevi görürken, AİHM de bu davada bir cezaya dönüşen tutukluk sürecinin devamını sağlayan bir pozisyonda durmuştur. 

Şu ana kadar yaşananlarla bu davadan bize sadece bunlar kalmadı kuşkusuz. Yazının girişinde de belirttiğimiz gibi, tutuklu meslektaşlarımızın iletişim fakültelerinde ders konusu olarak okutulabilecek savunmaları da kaldı. O savunmalar, Türkiye’deki basın özgürlüğü mücadelesi bakımından da bizler için birer onur belgesidir. 

www.evrensel.net