Haydi gidelim parka!


07 Mart 2018 04:52

Pazar günü Bakırköy’de yapılan kadın mitingindeki kortejlerde 1970’li yılların şarkıları, mesela; Ajda Pekkan’dan “Sana ne ne kime ne” veya “Arkanı dön ve çık”; Füsun Önal’dan “Geçer geçer, bunlar da geçer/ üzme tatlı canını bunlar da geçer” sözlerinin geçtiği şarkılar çalınıyordu. Bunlara, görece daha yeni sayılan 1990’lardan kalma bir Sertab Erener şarkısı da eklenmişti: “Sokağa atarım kendimi birden, Hürriyetten yanayım hürriyetten… Haydi sırtımda yamalı bir hırka, yırtık pırtık blue Jean/ haydi gidelim parka… O yeee!” 

Yaşadığı badirelerden kuyruğu dik tutarak çıkmaya odaklanmış, kendiyle barışık ve moralli bir kadın figürünün bazen alayına boş vermiş, bazen hesap soran sesi bugün de “kocaya, babaya, polise” eyvallahı olmayan kadınlar için motive edici. Böyle şarkılar pek yapılmıyor artık. Kadın dizisi kategorisindeki televizyon eğlenceliklerinde, eyvallahsızlığın yerine bir kadının ancak ailesi ve kocasıyla bir şey olabileceği, bunun için ne pahasına olursa olsun bunları elde tutma oyunları öğretiliyor. Güçsüz ve beceriksiz görünebildiği, kocaya ona ihtiyacı olduğunu hissettirebildiği sürece kadın, bu oyundan başarıyla çıkacaktır. Başarı ise mutlu ya da mutsuz önemli değil, bir şekilde evli-çocuklu kalabilmekten geçiyor. Özetle eşitlik talebinden geri çekilmenin, kadının sahip olduğu gücü gizlemesinin bir meziyet olarak görüldüğü hayat müfredatının pratiği, kadın ile erkek arasındaki özel ilişkilerde, aile içinde prova ediliyor önce.  

Eski şarkılar, halbuki, aynı zamanda bir politik iddiayla da birleşerek kadınlar arasında yaygınlaşan eşitlik talebinin o zamanki popüler kültüre nüfuz etmesinin ürünüydü. Kadınların hiç değilse bireysel hürriyetlerine sıkı sıkı sarıldıklarını gösteren şarkılardı bunlar. Şimdi aynı koşullarda değiliz. Sertab’ın, kadınları, kendilerini atmaya çağırdığı sokak, kadınlar için artık o kadar tekin değil, haydi gidelim dediği parklarda da kadınlar ya tecavüze maruz kalıyor ya da orada cesetleri bulunuyor. Parkı, sokağı geçtik, asansör-halvet muhabbetinin, evde atletle veya dizi açık elbiseyle gezmenin sonuçları hakkındaki “hoca” fetvalarının kadın ruhunu giderek oksijensiz bıraktığı günlerdeyiz. Şarkıda geçen park, pastoral köy kartpostalları değerine indirgendi. Bakıp iç geçireceğiniz cinsten.  Çünkü park da, sokak da epey budandı.

Can güvenliği sorununun en önemli kaygı haline geldiği, kadınların her anı sakınarak, göze görünmeyerek geçirmek zorunda bırakıldığı mevcut koşullar kadından eşitlik talebini de bir yana bırakmasını emrediyor. Öte yandan kadınla erkek arasındaki her türlü ilişkinin düzenini ve düzeyini, “sana ne kime ne” diyebilen kadınların restinden geri alarak karşı cinsin merhametine ya da ruhsal dalgalanmalarına emanet ediyor. Politik ve popüler teşvik de cabası. 

Bu, sebepsiz değil. Barbara Ehrencreich ‘Sokaklarda Dans’ kitabında 16. yüzyıl ile 19. yüzyıl arasında, halk karnavallarını, panayırları ve spor karşılaşmalarını engellemek için yasaklar üzerine yasaklar çıkaran Kalvenistlerin kapitalist birikim rejimi için ihtiyaç duyulan disiplinli, çileci, azla yetinen, kontrol edilebilen ve ayık bir iş gücünü yaratmaya çalıştıklarını söylüyordu. Karnavalların yasaklanmasıyla kadınların kitlesel kırıma tabi tutulduğu Avrupa’daki cadı avının başlaması da aynı zamana denk düşer. 

Şimdi ise, neoliberal birikim rejimi 19. yüzyıldan başlayan eşitlik mücadelesinin bütün güncel sonuçlarının üzerinden eski ezberiyle geçmeyi deniyor. Bu topraklarda da, yüzyıllar öncesinden kalma dini düsturların geri çağırılması bu yüzden. Kadınların bir engizisyon infaz memuru haline dönüşen erkeklerden ürker hale geldiği bir düzen, vaktiyle uğruna mücadele edilerek kazanılmış haklardan müteşekkil sosyal dokunun tamamını parça pinçik etsin diye bileylenmiş bir bıçak. Zamanın çarkı, eşitlik talebi uzak tarihte kalmış bir ihtimal olarak parkla birlikte pastoralleşsin diye dönüyor.

Bir asansör kabininde bile tehdit altında olunabileceği hissi tehdidin vuku bulmasından daha etkili şimdi. Açık havada ise, örneğin eşitlik isteyen kadınlara Ankara’da (ve Tekirdağ’da) reva görülen polis muamelesi bu sürekli tedirginlikle pazıl gibi tamamlanmak üzere sürümde. Kadın ruhunun ve bedeninin kıyımında kullanılan bıçak mekanı da kadını da yontmakta.  

Karnavalsız, neşesiz, sevgisiz, parksız, sokaksız bir hayatın inşasına rağmen ve ona inat kadınlar yine de şarkılarını söylüyor, onları gelecek hayallerinin hizmetine itinayla, sadakatle sokuyor. 

O halde haydi çalsın sazlar; giyilsin blue jeanlar, atsın sokağa kendini kadınlar, haydi gidelim parka! 

8 Martınız kutlu olsun.  

www.evrensel.net