Ağırlaştırılmış müebbede sevinmek


21 Şubat 2018 04:15

Ağırlaştırılmış müebbet cezası verilen Nazlı Ilıcak, Ahmet Altan ve Mehmet Altan’ın epey ah aldıkları doğrudur. 

Soğuk Savaş döneminin Türkiye karakolu gibi çalışan Tercüman gazetesinden beri, Nazlı Ilıcak’ın solculara yönelik iflah olmaz bir kinin sözcülüğünü yapması ve her zaman devletin en karanlık sularında kulaç atması ile, Ahmet Altan’ın, 12 Eylül işkencehaneleri 24 saat çalışırken kendilerini ifade edemeyecek duruma getirilmiş olanlara Sudaki İz romanıyla bir tokat daha atması unutulacak gibi değildir. Genel Yayın Yönetmenliğini yaptığı Taraf gazetesinde, bugün bir kısmı havuz medyasına transfer olmuş mesai arkadaşlarıyla birlikte 2010 referandumunda “Yetmez Ama Evet” propagandası yaparak sandıktan ileri demokrasinin değil, bal gibi vesayet rejiminin çıkmasındaki sorumluluğu da az değildir.  
Ekleyelim; bu ekibin, basılmamış kitabı yüzünden tutuklanan Ahmet Şık’a yargıdan önce hüküm biçmesini mi, Balyoz ve Ergenekon davalarındaki delil karartmalara çanak tutmalarını mı, referandumda “evet” demeyenleri darbecilik ile yaftalamalarını mı, yoksa 1 Mayıs 1977’deki kontrgerilla cinayetini “Solcular birbirini kırdı” diyerek revize etmelerini mi…  kim hangisini sorarsa sorsun, özel harekat bülteni gibi çıkan bir gazetenin günahlarını hatırlayarak öfke duyanlar haklıdır. 

Ama bu ayrı bir hesaplaşma konusu. 

Üç gazeteciye ağırlaştırılmış müebbet cezası verildikten sonra yapılacak ilk iş bu günahları sayıp dökmek olmamalı. Hayır bu kadar yüksek bir cezanın vicdanları sızlatması gerektiğini  düşündüğümüz için değil. Neden içeride tutulduğu belli olmayan Deniz Yücel’in salıverilmesinin biçimi ile Altanlar ve Nazlı Ilıcak’a verilen ceza arasındaki bağın sanıldığından daha güçlü olması yüzünden. 

Müebbet cezası ile salıverilme arasındaki benzer nitelik, sonuçlardan birine ‘oh olsun’ derken diğerine sevinmek gibi iki farklı duygusal tutum tarafından gölgeleniyor. Oysa insanların sosyal medya paylaşımları nedeniyle gözaltına alınıp tutuklandığı, Cumhuriyet gazetesi davasında görüldüğü gibi, gazetecilerin kes yapıştır iddianamelerle suçlandığı, hatta hâlâ birçok basın mensubunun neyle itham edildiklerini bilmeden sorgusuz sualsiz içerde tutuldukları bir dönemde, cezalar sınırsız bir iktidar öfkesinin, salıverilmeler pazarlık sonucu olarak gerçekleşiyorsa ortada ciddi bir sorun var demektir. 

Bu üçlüye yönelik kamuoyunun desteğinin aktif hale gelmediğini, mahkemeleri boyunca yalnız kaldıklarını, onlara yönelik birikmiş tepkinin mahiyetini yargıya komuta edenler de gayet iyi biliyor. Altanlar ve Ilıcak, siyasetin gölgesindeki yargı sürecinin yumuşak karnı durumunda. Bu ceza, bu koşullarda verilebildi. 

Ama burada nefret objesi haline gelmiş bir sarı öküzü gönül rahatlığıyla vermenin, bilerek isteyerek olmasa da emsal yaratma sürecine katkıda bulunduğunu not düşmek gerekir. Bu ‘Yetmez Ama Evet’çilik kadar stratejik bir hesap hatasıdır.  

Bu hata hep yapılıyor. Bugünkü bütün sorunların kaynağında ‘Yetmez Ama Evet’çi liberaller iktidarın kendisinden daha öncelikli görülüyor neredeyse.  Oysa solun bir kesiminin yani ‘Yetmez Ama Evet’çiler ve liberallerle en uzlaşmaz görünenlerin; eski literatürlerine bulaşan söylemleri, arşiv kayıtlarını, ‘Bir zamanlar hepiniz oradaydınız’ demeyi mümkün kılan ortak icraatlarını başa kakmak ne kadar doğruysa bugün geçmişte ‘Yetmez Ama Evet’ demekle hata yaptıklarını kabul edenler dahil hepsine isim-cisim telaffuz ederek saydırmak da o kadar doğrudur.

Liberalizmin her dönem aynı üslup ve söylemle belirdiğine dair kanı yanıltıcıdır; Onun sol bir tebdili kıyafetle belirdiği zamanlar ve zeminler de vardır. 12 Eylül’de askeri darbeyi kerhen destekleyen bir liberalin sonra askeri vesayetten şikayet etmesi; bir dönem muhafazakarlıkta hikmet bulurken sonra sola yamanması  da mümkündür. Siyasi liberalizm bırakıldığı yerde ömrübillah aynı kalmaz.  Özünü korumak kaydıyla zaman içinde şeklen değişir, metamorfoza uğrar ama eninde sonunda düzenin bekasına çalışabileceği bir iktidar eksenine tutunarak kendini var eder. 
Onun yakın geçmişteki bir haline takılarak bugünkü şekli şemali, işlevi, yaptırım gücü ıskalanırsa liberalizme karşı tutumun üç beş kişiyi sürekli dövmek, öç almaktan ibaret olduğu sanılır ki… içlerinden birilerine biçilen ağırlaştırılmış müebbede sevinirken, tam da bu vesileyle atı alan Üsküdar’ı geçer… Hukuk sisteminin altı, ‘Kızım sana söylüyorum gelinim sıra sana geliyor’ diye diye oyulurken bu hukuksuzlaştırmaya ölçüsüz ve öngörüsüz bir tepkiyle zemin oluşturmak da bir parça… ‘Yetmez Ama Evet’çilik olur. 

www.evrensel.net