Kadına yönelik şiddet sınıfsallaşırken...


23 Kasım 2017 04:54

20. yüzyıl boyunca kadın-erkek eşitliği doğal bir “ideal”di, mücadeleyle kazanılmıştı. Neoliberal-muhafazakar program ve politik-ideolojik saldırılar, bu idealin “farklılık” ekseninde bozuşturulmasına neden oldu. Neoliberalizmin işçi sınıfının tüm kazanımlarına dönük saldırıları, kadınların ev içi emek ve bakım yükü açısından elde ettiği kazanımları da elbette hedefe koydu. Kamusal, sosyal alanda açılan gediklerin kadınların bakım emeğiyle doldurulabilmesi için özel politikalar izlendi. İş gücü için doğum oranlarının artırılması, kadın cinselliğinin denetimi, ailenin kutsallaştırılması, kadınların nesne haline getirilmesi bu özel politikaların bir yönü. Dine dayalı korku kültünün, ataerkil hortlakların, gerici geleneksel mitlerin buna rızayı sağlamak için dolaşıma sokulduğu da bilmediğimiz bir şey değil.

Bu, sadece Müslüman topluluklarda değil, tüm dünyada izlenen bir politika oldu. Öyle ki, birbirini kafir ilan eden dinlerin temsilcileri Birleşmiş Milletler gibi örgütlerde aileyi güçlendiren politikalar için ittifaklar yaptı. 

Din, giderek modern hukukun bir parçası haline getirildi, her cemaatin kendi hukukunu işlettiği ve modern kazanımların parçalandığı bir süreç tüm dünyada yaşanıyor. Yürütülen savaş ve ekonomi politikaları yüzünden ülkelerinden koparak yeni bir yaşam kurma arayışına giren milyonlarca mülteci ve göçmenin gittikleri yerdeki eşitlik ve adalet talebi, “kültürelcilikle” soslanmış neoliberal bir yaklaşımla, “dinsel” yanıtlarla cevaplanıyor. Örneğin bugün İngiltere’de göçmenler “Kültürel ve sosyal farklılıkları gözetme” adı altında ayrı bir hukukla sorunlarını çözmek zorunda bırakılıyor. Göçmen kadınların hayatında İngiliz yargı sisteminin değil “şeriat mahkemelerinin” borusu ötüyor. 

Bir yandan da laikliğin, eşitliğin, kadın haklarının, kadınların kendi bedenleri ve emekleri üzerindeki karar haklarının “evrensel” olmadığı, bunların “Batı idealleri” olduğu, bize uymadığı gibi söylemler yükseldi. 200 yıllık mücadelelerle elde edilmiş ve evrenselleşmiş pek çok hak, hedef tahtasına oturtuldu. 

Ataerkiye “inanç özgürlüğü, farklılık, fıtrat, özgünlük, yerelcilik, kültürelcilik” vs. gibi söylemlerle yeniden güç kazandırıldı. Kadın özgürlüğü söylemi meşru olmaktan çıkarıldı. Bütün kadınların toplumun, devletin üstünde tepindiği bir “orta malı” haline getirildiği bu süreç kadınların rızasının da imal edilmeye çalışıldığı, bu yapılamadığında ise şiddetin devreye sokulduğu bir süreç olarak yaşandı. Sadece Türkiye’de değil, tüm dünyada kadına yönelik şiddetin vahşileşti, meşrulaştırıldı, tüm dünyada bir cinskırıma vardı neredeyse. 

Boşuna değil, son yıllarda tüm dünyada kadına yönelik şiddete karşı mücadele eden kadınlar, şiddetle neoliberal politikalar arasında, şiddetle yoksulluk, şiddetle güvencesizlik, şiddetle emperyalist savaş politikaları arasında daha açıktan bağlar kuruyorlar. Dünya çapında etkide bulunan kadın eylemleri, kadın grevleri şiddete karşı mücadelenin çalışma yaşamının güvencesizleştirilmesi, ağırlaşan yaşam koşulları ve ücret eşitsizliğine karşı mücadeleyle birleştiği, aynı zamanda homofobi, transfobi ve ırkçı göç politikasının reddedildiği, ırkçılığa, emperyalizme, neoliberalizme karşı çıkan bir zeminde mücadele eden kadınlar eliyle örgütleniyor.

Bütün bunlar, şiddet sorununun giderek daha fazla “sınıfsallaştığını” ve daha fazla oranda sınıf mücadelesinin ana başlıklarından biri haline geldiğini gösteriyor. 

Bugün gazetemizde büyük bir tekstil fabrikasının deposunda çalışan kadın ve erkek işçilerle yapılan 25 Kasım sohbeti var. Dikkat çekici... Erkek işçilerin gündeminde bile olmayan, kadın işçilerin ise kendiliğinden bir bilinçle işyeri ile evi, çalışma hayatı ile özel hayatı, zorlu yaşam koşullarıyla işyerindeki eşitsizliği birleştirdiği bu tabloda kadın işçinin söylediği çok önemli: Biz her gün, her an, her yerde şiddete uğruyoruz. 

Bir tekstil firmasının deposunda çalışan işçilerle konuştuk: 25 Kasım mı, o da ne?

Kendiliğinden bir biçimde şiddetin sadece sonuçlarına değil, nedenlerine odaklanan bu sohbet, kadınların “en çok nereden ve nasıl güçsüzleştirildiklerinin” de anlatısı adeta. 

Medeni hakların geriye gitmesiyle işyerinde kreş talebinin artık konuşulamaz bir hak olması arasında; boşanmalarda eşler arasında ara buluculuk ile iş yaşamında patronla-işçiyi işçi aleyhine uzlaştırma arasında; esnek, güvencesiz ve giderek kötünün kötüsü çalışma koşullarında ayakta durma zorunluluğu ile daha sevgisiz, daha saygısız, daha şiddet dolu ilişkilere mahkum edilme arasında bir bağ var.

O bağ, anlamamız gereken bir bağ... Birini yok etmeden, diğerinden azade olamayacağımız topyekün bir şiddet halinin adı çünkü... 

* Tartışma notları için sevgili hocamız Aynur Özuğurlu'ya bin teşekkür...

www.evrensel.net