Küllerin şehri


02 Kasım 2017 04:57

“Küllerin şehri” denildiğinde birçok insanın aklına ya Bağdat gelir ya Şam, veya coğrafyayı yakından izleyenler Libya’yı, Yemen’i hatırlar belki. Aslında hepsi için az çok geçerli bu tanım, ancak felaketten kurtarabildiklerinin üzerine yarım yamalak da olsa yeni bir hayatın inşa edildiği tek yer şimdilik Beyrut…

Beyrut’un birden çok tanımı var. Kimileri “küçük Ortadoğu” diyor, kimileri için Ortadoğu’da vaha… Aslında nasıl ve nereden baktığınıza göre tanımı da değişen bir kent Beyrut. Kaotik de olabilir, masalsı da… 

Bence Beyrut, hepsinden biraz barındırıyor yeniden inşa etmeye çalıştığı kimliğinde. Ancak Beyrut’u en güzel anlatan Efsanevi Şarkıcı Feyruz, Li Beyrut şarkısında “Ekmek ve yasemendi; artık ateş ve duman tadı” der Beyrut için. Aslında Li Beyrut, şarkı değil bir kentin kültürü, sanatı, sokakları, ortak yaşam kültürü ve bütün biriktirdikleri ile birlikte yanışına ağıttır. Ağıt olduğunu anlamak için Arapça bilmek gerekmez bence. 

Aslında bu yazıya bir süredir Beyrut’ta yaşadığımı öğrenenlerin sorularına cevaplar vermek niyetiyle başlamıştım ama sanırım benim için de Beyrut, “Ateş ve duman tadında…” ki yazı, amaçladığım çerçeveden çıkıverdi ilk cümlesinden itibaren.

Çok taraflı, siyasi gerginlik üzerine kurulu bir dengede duran girift siyasi ilişkiler ağı bir başka yazıya kalsın, size Beyrut sokaklarını anlatayım. 

İlk kez gelenler için biraz şaşırtıcı belki biraz hayal kırıklığı yaşatan bir kent Beyrut. Bir günde gezilebilecek kadar küçük bir şehirde bu kadar çok kontrastın yan yana olabilmesi biraz şaşırtıcı tabi ki… Özellikle de tamamen yabancı kültürlerden gelen batılılar ve kendi ülkesini pek de gezmemiş olan Türkiyeliler için… 

Şehrin ortasında üstü sıva veya henüz duvarın rengini alacak kadar eski olmayan yamalarla kapatılmış kurşun, roket kısacası savaş izleri olan binalar ilk göze çarpanlar. Bir kentin yorgunluğunu bu kadar iyi başka ne anlatabilir, bilemiyorum.

Terk edilmiş ancak bir kültürün parçası olduğunu anlatan mimarisi ile eski evler insana “Sahipleri nerede, yaşıyorlar mı acaba?” diye sorduruyor. Hâlâ toplu mezarlar ve yıllardır kayıp olan yakınlarının kemiklerini arayanların olduğu bir ülkede ilk akla gelen “Acaba yaşıyorlar mı?” oluyor. 

Tabii yamayla ayakta duran veya temsil ettikleri ile birlikte yok olmak üzere olan evlerin yanında yükselen kimliksiz, çoğu camlı, bazıları deneysel ve insana “Proje yarışması ürünü muhtemelen” hissi yaşatan yeni nesil binalar…

Sıcak savaşlar bittiğinde geriye kalan en büyük sorun kimliğin parçalanması oluyor galiba. Ülkeleri, kentleri, evleri, sokakları, içinde yaşayan ve kimlikle birbirlerini var eden insanları topyekün yok etmeye eş değer bir şey kimliğin yok edilmesi. Beyrut’a dışardan bakıldığında kente dair “Arap mı, Fransız mı, Osmanlı mı yoksa hepsinden bir parça alıp daha da zenginleşmiş bir kültür mü” sorusuna cevap bulmak çok zor.

Arapça’dan çok İngilizce ve Fransızca’nın duyulduğu sokaklarda üç dilin de konuşulduğu bir sohbete şahit olmak şaşırtıcı değil. 

Her ne kadar birçok Arap ülkesine kıyasla sanata daha çok ilgi gösterilse de Beyrut’un eski sanatta öncü, yeniliklerin doğduğu kent özelliğini hızla yitirdiğini söylüyor savaşlara şahit olmuş 60 yaşı geçkin Beyrutlular…

En az 2 savaş yaşamış anne-babaların, en az bir savaş hali görmüş çocukları da haliyle dünyaya daha farklı bakıyor. Beyrut şimdilerde ev partilerinin, küçücük çocuklar için düzenlenen neredeyse düğün havasında pahalı organizasyonların, eğlencenin merkezi. 

Beyrut’un biraz dışındaki kasaba ve köylerde köylü teyzelerin çok değil 2006 yılındaki İsrail saldırısında yaptıklarına dair maceralarını dinleyebilirsiniz. Savaş ve geride bıraktığı yıkım da altyapı-üstyapı ile sınırlı değil gerçekten. Savaşın hayatın bir parçası, yıllar sonra gülünerek anlatılan anılardan ibaret olduğu bir coğrafyada insanların idealize ettiği değerler ve kutsallarına dair eşikler de değişiyor.

En azından Beyrut’taki arkadaşlarım hayattan daha fazla tat alma peşindeki insan sayısının neden giderek arttığını kendi hayatlarından örneklerle anlatabilecek kadar durumun farkındalar. Ancak eski kimliği var eden unsurların çoğunun parçalanması yeni bir kimliğin başarıyla inşa edilebildiği anlamına gelmiyor. 

İç savaşa komutan olarak katılmış ancak şimdilerde küçük bir köyde yaşayan bir Lübnanlı “Dışarıdan saldırı olursa da gerçekten katılmam gerekir mi emin olmam lazım ancak artık bir savaşa katılacağımı sanmıyorum” demişti. Özellikle iç savaşlarda büyük bir motivasyonla başlayıp savaş uzadıkça “Aslında öldürdüklerimle aynıyım, bunun başka bir yolu olmalı” noktasına gelindiğini anlatmıştı. 

Aralarında şeffaf duvarların olduğu farklı din-mezhep ve etnik grupların en azından birbirlerini öldürmeden yaşamalarını sağlamak elbette başarı ancak aralarındaki şeffaf duvarlar ne olacak? 

Kaldırımsız sokaklarında saatlerde dolaşırsanız hâlâ Feyruz’un şarkısındaki yasemenlerin olduğu evler, bahçeler bulabilirsiniz.

Bence Beyrut, duvarların savaş izleri ve grafitilerle konuştuğu, eskinin muhteşem ve aynı zamanda yıkıcı mirası ile yeniyi henüz birleştirememiş bir kent. 

Belki de benim bakış açım mesleki deformasyonla birlikte sadece ateş ve dumanı görüyordur. Siz yine de Beyrut’a gelin, belki gözleriniz bambaşka bir Beyrut görür…

 

www.evrensel.net