Kazanılmış hakların geldiği yer


17 Temmuz 2017 05:00

Esneklik politikaları; kıdem tazminatı, iş güvencesi ve işsizlik sigortasının bir arada düzenlenmiş olma halinin sermaye üzerinde “telafisi imkansız mağduriyetler yarattığı” tezine dayandırılmıştı. Ayrıca işçilerin kazanılmış hakları niteliğindeki bu kurumsal düzenlemeler, “işsizliğin de başlıca müsebbibi” ilan edilmişti. Böylece mağduriyet çift taraflı bir nitelik kazanmış ve emek- sermaye arasındaki çıkar çatışması, “çıkar ortaklığı” haline dönüşüvermişti.

Böylesi bir ideolojik perdeleme, akla ziyan iddiaları da beraberinde getiriyordu: Sermayenin sınıfsal çıkarlarını savunan, işçilerin güvenliğini ve tüm kazanılmış haklarını ortadan kaldıran, bölüşümü emekçiler aleyhine daha da bozan politikaların aslında “işçilerin de lehine” olduğunu savunmak gibi!

Örneğin ücretlerin baskılanmasından, kamu hizmetlerinin ortadan kaldırılmasına ya da örgütlenme hakkının sınırlandırılmasından, İşsizlik Sigortası Fonunun patronun finansman kaynağı halini almasına kadar sınıfsal niteliği bu denli açık olan politikaların tümü aslında “işçinin çıkarları için”di.    

Sermayenin kâr hadleri görece azaldığında, işçinin çalışma (dolayısıyla yaşam) hakkını tehdit etmesinin toplumsal meşruiyeti sorgulanmaksızın sınıfsal talepleri “milli çıkar” olarak tanımlandı. Buna karşılık işçilerin sınıfsal talep ve tepkileri ise “bölücülük”tü. İşsizlik-yoksulluk ve ölüm kıskacında yaptıkları “tercihler” de “çıkar ortaklığının” karinesi(!)

Emek-sermaye arasındaki sınıfsal karşıtlığı “çıkar ortaklığına” dönüştüren ideolojik hegemonyanın diğer yüzünde ise karşıtlığı, sanki sınıf içi bir çelişkiymiş gibi yansıtma çabası var:

“İş güvencesi işçiler arasında eşitsizlik yaratıyor çünkü güvencesiz çalışanlar var” ya da

“Bazı işçilerin kıdem tazminatları ödenmezken, diğerlerinin alabilmesi büyük haksızlık. Onun için patronun kıdem tazminatı yükümlülüğünü kaldıralım” gibi...

İşçilerin çoğunluğunun düzenleme kapsamı dışında bırakılmış olması ya da kazanılmış haklarını kullanmalarının fiilen engellenmesi, telafi edilmesi gereken bir sorun olarak algılanmıyor. Kazanılmış hakkın topyekün ortadan kaldırılmasının gerekçesi haline dönüştürülüyor. Hak mahrumiyetinin nedeni ise patron çıkarları değil de, hakkını kullanabilen diğer işçilermiş gibi yansıtılıyor.  

Grev hakkından sendikal özgürlüklere, kayıt dışı istihdamdan ücret güvencesine kadar bu yaklaşımın izlerini sürmek mümkün. Çünkü adalet için yürüyen işçileri başka işçilere yuhalatabilmek ancak böyle mümkün oluyor!

Öte yandan işçiler arasında bu bölünme bir defa sağlandı mı, bazı hakların varlığının pazarlık konusu haline getirilmesi şeklinde başlayan süreç, hakların bütününü tehdit eder bir nitelik kazanıyor. “Kıdem tazminatı, iş güvencesi ve işsizlik sigortası birlikte olmasın” yaklaşımı yerini tümünün ortadan kaldırılması dayatmasına bırakıyor.

İşçilerin haklarını kağıt üzerinde bırakan düzenlemeler ya da hak kullanımını fiilen engelleyen “önlemler” burjuvaziye yetmiyor. Cumhurbaşkanı, OHAL’in grevlerin engellenmesi konusundaki etkili işlevini tüm açıklığıyla dile getirse de patronlar kalıcı ve resmi güvenceler istiyor.

İşte bu çerçevede kıdem tazminatıyla birlikte işsizlik sigortasında da değişiklik yapılmasının gündemde olduğunu öğreniyoruz. Basında çıkan kimi haberler, işsizlik ödeneğinin de azaltılması için hazırlıklar yapıldığı yolunda.

Hal böyle olunca, kazanılmış hakları pazarlık konusu yapan herhangi bir politikanın sonuçlarını öngörebilmek için çok derin sınıfsal analizler yapmaya da gerek kalmıyor.

www.evrensel.net