Darbe girişimi: Karşı-devrim içinde karşı-devrim!


17 Temmuz 2016 05:00

Türkiye gibi darbelerden çok çekmiş ve hâlâ demokratik hak ve özgürlükleri ayaklar altına alan bir darbe hukuku-anayasasının kısmen de olsa yürürlükte olduğu bir ülkede bir askeri darbe girişimi için ne söylenebilir? Herhalde demokrasiye zerrece inanan hiç kimse böylesi bir girişimden medet ummaz! Bu temelde darbe girişiminin ortaya çıkmasından sonra buna karşı toplumun ortaya koyduğu tutum aynı zamanda demokrasiye olan inancının ve gerçekten demokratik bir ülke isteğinin ifadesi olarak anlaşılmalıdır.

Dolayısıyla bugün elbette bu askeri darbe girişiminin püskürtülmüş olması önemlidir. Ancak, bu girişim aynı zamanda ülkenin nasıl kritik bir süreçten geçtiğini de gözler önüne sermiştir. Bu nedenle bugün sıcağı sıcağına söylenebilecek ilk şey, yaşanan olaylardan doğru sonuçlar çıkarılması; ülkede bir daha böylesi girişimlerin zeminini tamamen ortadan kaldıracak gerçek demokratik bir dönüşüm yönünde adımların atılması gerektiğidir. Aksi halde bu gerici girişimin ülkede tek adam rejimi kurmanın dayanağı olarak kullanılmaya çalışılması -ki yapılan açıklamalar böylesi bir yönelime işaret etmektedir- siyasi durumu daha kırılgan hale getirecek, ülkeyi daha büyük bir açmaza sürükleyecektir.

2010 Anayasa referandumu sürecinde AKP-Erdoğan iktidarının en büyük iddiası, bu değişiklik ile “darbe anayasası ile hesaplaşıldığı” ve “Bu ülkede bir daha darbelerin olmayacağı” idi.

Peki, ne oldu da ordunun tamamı olmasa da ordu içinde bir cuntanın böylesi bir girişime cesaret edeceği bir noktaya gelindi?
Öncelikle 2014 cumhurbaşkanlığı seçiminden sonra Cumhurbaşkanı Erdoğan, rejimin fiilen değiştiği açıklamasını yaptı. Ülke fiilen tek adamın-Erdoğan- yönettiği bir ülke haline geldi. Bu dönem boyunca 12 Eylül darbe anayasasında gedikler açan bütün demokratik kazanımları askıya alan tek adamın iradesi tarafından belirlenen bir ‘özel hukuk’ işletildi. Bilindiği gibi halkın bu politikaya demokratik tepkisinin bir ifadesi olarak 2015 Haziran seçimlerinde AKP’nin tek başına iktidar olmasına son veren iradesi de tersine çevrildi. Ülke savaş ve kaos ortamına sürüklenerek yeni bir seçime, 1 Kasım seçimlerine zorlandı.

Ardından ‘normalleşme’ beklentisinin aksine savaş ve baskı politikaları bütün hızıyla devam ettirildi. Barış isteyen aydın-akademisyenler, içerideki ve dışarıdaki savaşı teşhir eden gazeteciler, demokrasi isteyen bütün halk güçleri, iktidarın kullandığı dille ifade edersek toplumun diğer yüzde ellisi hedefe kondu. Ancak bir darbe koşullarında uygulanabilecek olan anayasaya aykırı bir şekilde milletvekili dokunulmazlıklarının kaldırılması ve Kürt kentlerinde halkın büyük kesiminin oyuyla seçilmiş belediyelere kayyım atama hazırlıkları gibi halk iradesini tamamen ayaklar altına alan adımlar da bu dönemde atıldı/atılıyor. Özetle ülkeyi darbe hukukundan kurtarma iddiası ile iktidara gelenler adım adım bir tek adamın iradesi tarafından belirlenen bir sivil darbe düzeni inşa ettiler.

Sadece bu kadar da değil. Askeri darbelere yasal dayanak oluşturduğu söylenen TSK İç Hizmet Kanunu’nun 35. Maddesi 2013’te yine bu iktidar tarafından değiştirildi. Bu düzenleme ile TSK’nin görev tanımından “iç tehdit” çıkartıldı ve görev alanı “dış tehdit”le sınırlandı. Bu düzenlemeyi ülkedeki bütün demokrasi güçleri olumlu karşıladı.

Peki, sonra ne oldu?

“Milli ordumuza kumpas kurulduğu” söylemi eşliğinde savaş politikalarının tırmandırıldığı süreçte Erdoğan iktidarı ile darbeci-Ergenekoncu güçler arasında yeni bir ittifak kuruldu. Bu dönemde görev alanı/tanımı dışında olmasına rağmen ordu tankları ve toplarıyla ülke topraklarının bir parçasını, Kürt kentlerini kuşatma altına aldı. Yetmedi daha birkaç gün önce cumhurbaşkanı  “terörle mücadele” adı altında bütün askeri personelin yargılanmasını başbakanın iznine bağlayan yasayı onayladı.

Bizler bu dönem boyunca orduyu yeniden etkin bir güç konumuna getiren savaş politikalarının ve dahası askerlerin her türlü tutum ve hareketinin hukuksal sürecin dışında tutulmasına dayalı yaklaşımların ülkeyi yeniden askeri darbe girişimlerine açık hale getirdiği/getireceği uyarılarını yaptık.

Gelinen yerde acı bir şekilde de olsa haklı olduğumuz ortaya çıktı. Ancak gelinen yerde bu gerici darbe girişiminin iktidarın politikalarıyla ilişkisi doğru ele alınmazsa; yani iktidarın demokrasiyi askıya alan politik yöneliminin böylesi darbe girişimlerine de zemin yarattığı görmezden gelinirse önümüzdeki süreç çok daha zor ve sancılı olacaktır. Özetle bugün yaşadığımız rejimin fiilen değiştiği söylemi eşliğinde adımları atılan ‘sivil darbe’ye karşı bir ‘askeri darbe’ girişimidir. Başka bir deyişle, karşı-devrim içinde başka bir karşı-devrim girişimidir. Darbeye karşı açık tutum alan halkın beklentisi ise açıktır: Kendi iradesine dayalı gerçek bir halk demokrasisi ve bu temelde bütün toplumsal kesimlerin katılımıyla oluşturulacak ve bu ülkenin siyasi tarihinin kara sayfaları olan darbeleri/darbe girişimlerini tarihe gömecek demokratik bir anayasa! Bugün bütün halk güçleri bu temelde birleşik bir mücadelenin geliştirilmesi tarihi sorumluluğuyla karşı karşıyadır.

www.evrensel.net