Medyanın seçim sınavı


07 Haziran 2011 04:06

Yeni parlamentoyu oluşturacak genel seçim için gün sayılıyor artık. Yineleyelim; siyasi partiler yasasının değişmediği, baraj sisteminin kalkmadığı, medyada çok sesliliğin sağlanamadığı, siyasi partilerin tümüne eşit propaganda olanaklarının tanınmadığı bir sandık başıdır bu. Çağdaş demokrasilerle de uyuştuğunu söylemek olası değildir.

Düzen partilerinin iktidara geldiklerinde ellerinin altındaki tüm güçleri sandıkta başarı kazanmak için kullandığı gerçeği hep bilinir. Bu açıdan bakıldığında AKP’nin tutumu da bir ilk değil elbet. Ama 2011 seçimlerinde iktidarın, özellikle Başbakan Erdoğan’da simgeleşen hırçınlığı, ırkçılığı kışkırtan söylemleri sahiplenmesi, belden aşağı yöntemlerden medet umar hale gelmesi, kendilerini eleştiren muhaliflerine, yazar, çizerlere karşı sindirme yöntemleri galiba siyasi tarihimizde bir ilk.

En ürkütücü olanı da Başbakan Erdoğan’ın alanlarda isim vererek kimi gazetecileri, gazeteleri kitlelere hedef göstermesi. Yeni hedeflerden biri yazar ve siyaset yorumcusu olmasının ötesinde bir bilim kadını da olan Nuray Mert’ti. Başbakan Erdoğan propaganda alanlarında ona duyduğu öfkeyi açıklamaktan kendisini alamıyor, kalabalıkların önüne adını atıyor.

Siyasete soyunan liderler, rakiplerini, beğenmedikleri gazeteci ve sanatçıları hedef göstermeye başlar, kürsülerde kızdıkları kişileri ihbar etme yarışına girerlerse korkarız aksak topal işleyen demokrasimiz de tıkanma noktasına gelir. Sayın Başbakan yakın bir geçmişe dek kendisini ve partisini destekleyen yurt dışında yayınlanan gazete ve dergilere övgü düzerken, şimdi “The Economist” dergisine öfke kusuyor. Hopa’daki üzücü olaylara, yaşamını yitiren ve yaralanan insanlara kullandığı dili, ülkenin tüm insanlarını kucaklama vaadi ile iktidara gelmiş Başbakandan duymak, yurttaş olarak, gazeteci olarak beni incitiyor. Elbette o sözleri işiten yüz binlerce insanı da…  

Gelelim seçimlerde medyanın gösterdiği performansa. 2007 seçimlerine oranla yazılısı ve görseliyle medyamız günümüzde daha bir bölünmüş, objektifliğini yitirmiş görüntü veriyor. Bir tarafta iktidarın amigoluğuna gönüllü olarak soyunmuş yazarların, muhabirlikten çok muhbirlik yapan gazetecilerin takımı var.

Öte yanda da iki partili, olmazsa üç siyasi partili bir parlamento düşleyen, bu nedenle yazı ve yorumlarını güçlü görünen düzenin üç siyasi partisi üzerinde odaklayan, sol siyaseti, özgürlükçü toplumsal hareketleri görmezden gelen medya grupları...

Sol partilerin ve blok oluşumlarının bu ortamda medyada seslerini duyurabilmeleri ise olanak dışı. Çoğulculuk, çok seslilik, halkın bilgi edinme hakkı böylece medya eliyle yok ediliyor. Görünür yasaklara, baskılara, örtülü yasak ve baskılar ekleniyor. Yine de gezdiğim, dolaştığım yerlerde toplumun bir arayış içinde, kıpırtılı olduğunu görmek sevindirici. Kışkırtma, ayrıştırma yöntemlerinin çokluğuna karşın halklar birbirini daha iyi anlamış görünüyor. İşçisi, memuru, köylüsü ile emekçiler artık daha iyi, daha yaşanası bir dünya istiyorlar. Ranta, paraya dönük projeler değil insan odaklı çalışmalar bekliyorlar siyasetçilerden. Özgürlük istiyorlar, iş güvencesi, örgütlenme hakkı istiyorlar. Temiz bir doğa ve çevre istiyorlar çocukları için. Öğretimde eşitlik, hukukta adalet istiyorlar, savaş değil barış istiyorlar, ayrıştırıcı değil birleştirici siyaset görmek istiyorlar. Cinsiyet ayrımcılığının olmadığı, halkların kardeşçe yaşadığı bir ülke düşlüyorlar. İnanıyorum ki emekten yana insanlar bu doğrultuda kullanacaklar oylarını.

Bu kadar laf ettin, peki arkadaş senin oyun kime? derseniz onun yanıtını da vereyim. Oyum bir emek insanına, bir gazeteci meslektaşıma, İstanbul 2. Bölge Bağımsız Adayı Sırrı Süreyya Önder’e gidecek.

evrensel.net
www.evrensel.net