20 Mayıs 2015 04:29

Provokasyon siyasetinin de bir sınırı var

Paylaş

Bazen bir söz, bazen de bir hareket önemli bir siyasi özettir. Örneğin, dönemin Hükümet Sözcüsü Cemil Çiçek, 2009 yılında “Iğdır’ı da DTP aldı. Ermenistan sınırına dayandılar”  dediğinde partisinin içinden bile tepki görecek kadar sarsıcı bir laf etmişti.
Ama Cemil Çiçek’in devletin hassasiyetlerine vakıf bir siyasetçi olduğunu bilenler, bu açıklamaya tepki duysalar da şaşırmadılar. Bu aslında devletin Kürt siyasetine ilişkin geleneksel algısının, ‘özel hassasiyetlerinin’ çok çarpıcı bir özetiydi.
Başbakan Yardımcısı Yalçın Akdoğan, 15 Mayıs 2015 günü, “HDP’nin barajı aşması tehlikeli bir durum” dediğinde de benzer bir tutum sergiledi.
Kendisini parlamenter sistemin ilkeleri, ‘siyasi nezaket kuralları’ gibi şeylerle sınırlamadan ağızdan çıkan bu ifadeler aslında devletin Kürt siyasetine dair tercihinin çok yalın bir özetiydi: Silahlı mücadeleyi bırak, siyasi mücadeleyi de devletin çizdiği sınırı zorlamadan yap!
Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın HDP’yi sürekli hedef gösteren tutumlar sergilemesi, Başbakan Davutoğlu’nun HDP Eş Genel Başkanı Demirtaş için “hain”, HDP için de “proje partisi” ifadelerini kullanması devlet katında HDP’ye dair algının nasıl işlediğini somut olarak gösteriyordu. Bu açıdan devletin 1990’ların başından itibaren Kürt siyasetini marjinal bir sınırda tutmak için verdiği mücadele ile artık devletleşen bir güç olan AKP iktidarının siyasi çıkarlarının iç içe geçerek, bugün HDP’nin karşısına dikildiğini görüyoruz.
Seçim dönemi boyunca onlarca saldırının hedefi olan HDP’nin, son olarak Adana ve Mersin binalarının bombalı saldırıların hedefi olması böylesi bir iklimde gerçekleşti.
Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın, ardından Samsun’daki toplu açılış törenindeki konuşmasında, HDP’ye yönelik iki bombalı saldırıdan bahsetmemesi ve HDP’yi ‘Ülkenin istikbaline kastedenler’ olarak nitelemesi bu tabloyu tamamladı. Selahattin Demirtaş’ın sözlerini çarpıtarak aktarmayı sürdüren Erdoğan, “Şimdi de inanç değerlerine saldırıyorlar. HDP ne diyor? Evet, maalesef ‘Taksim Kabemizdir’ diyor. Bunlara gereken dersi vermek lazım” dedi.
Cemil Çiçek ve Yalçın Akdoğan’ın sözleri nasıl ki, Kürt siyasetine dair devlet katındaki geleneksel algının bir özeti ise, bu bombalı saldırılar da aynı algının başka bir pratik göstergesidir. Aslolan meselenin bu politik özüdür ve diğer ‘polisiye’ yönü de zaten bu politika tarafından belirlendiği için devletin istemediği hiçbir olay aydınlanmıyor.
Türkiye’de devlet aklı 27 Mart 1994 yerel seçimlerinde de DEP’e karşı bu şekilde işledi ve önce tek tek ilçe binaları, ardından da Ankara’daki genel merkez binası bombalanan DEP; seçimlerden çekildiğini açıkladı.
Şu anda da HDP’nin barajı aşmaması için de bir devlet siyaseti devrede. Bu aynı zamanda devletleşmiş bir Hükümet siyaseti. Bu yazı yazılırken, Adıyaman mitinginde halka seslenen HDP Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş’ın dile getirdiği, HDP’ye dair olarak şiddet ve çatışmayla anılan bir parti algısını hakim kılma çabası bu planda özel bir yer tutuyor.
HDP’ye yönelik profesyonel bir iş olduğu açık olan iki bombalı saldırı, önümüzdeki dönemin de kolay geçmeyeceğini gösteriyor.
Ama tüm bunlar şu gerçeği değiştirmez. ‘Kobanê düştü düşecek’ demekle ve bunun için IŞİD’e destek vermekle Kobanê nasıl düşmediyse, HDP ve etrafında oluşan destek de bombalı kargolar, çiçekler göndererek dağıtılamaz.
Türkiye artık korkutma, yıldırma siyasetinin hükmünü eskisi kadar kolay icra edebileceği bir ülke değil. Bu gerçeğin üzerinden atlayarak geleneksel provokasyon siyasetinde ısrar etmek, Türkiye’de aşağıdan gelen ve toplumsal temeli olan değişimlerin belki daha zor ve sancılı gerçekleşmesine neden olabilir. Ama bunu engelleyemez.

DİĞER YAZILARI
Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa