COP31’de yeşil aklama ve sermayenin meşruiyeti
Antalya’da 9–20 Kasım 2026 tarihlerinde düzenlenecek COP31’de Cengiz Holding’in “Sürdürülebilir Dönüşüm Ortağı”, Limak ve IC Holding’in ise “İklim Destekçisi” olarak duyurulması, iklim diplomasisinin kurumsal ortaklıklarını tartışmaya açtı. Ekolojik etkileri nedeniyle eleştirilen yatırımlara sahip sermaye gruplarının iklim mücadelesinde ortak olarak tanınması, çevresel söylemlerin güvenilirliğini aşan bir siyasal iktisat sorunu ortaya çıkarıyor. Ekolojik kriz kapitalist üretimin doğayla kurduğu tarihsel ilişkiler içerisinde gelişirken, krizin yönetimi de bu ilişkilerden bağımsız şekillenmiyor. COP31’in kurumsal yapılanması, sermayenin iklim siyasetindeki meşruiyetinin hangi ekonomik ilişkiler içerisinde üretildiğini incelemek açısından önem taşıyor.
Yeşil aklamadan kurumsal meşruiyete
Yeşil aklama (greenwashing), şirketlerin çevresel performansları hakkında yanıltıcı biçimde olumlu bir izlenim yaratmalarını ifade ediyor. Ancak sermayenin iklim siyasetindeki konumu, çevresel temsil stratejilerinin ötesine uzanıyor. David Levy ve Daniel Egan’ın şirketlerin iklim politikaları karşısındaki stratejilerine ilişkin çözümlemesi, ekonomik faaliyetlerle siyasal müdahalelerin birbirini tamamlayabildiğini gösteriyor. COP31 ortaklıkları şirketlere doğrudan müzakere yetkisi sağlamasa da çevresel performansları tartışma konusu olan sermaye gruplarının iklim diplomasisindeki kurumsal konumunu görünür kılıyor.
Bu konumun ekonomik anlamı, yeşil geçişin nasıl örgütlendiğiyle ilişkili. Fosil yakıtlara dayalı üretim ve enerji sistemlerinin düşük karbonlu teknolojiler, altyapılar ve hammadde tedarik ağları üzerinden yeniden yapılanması, yeni yatırım alanları yaratırken mevcut mülkiyet ilişkileri içerisinde gerçekleşebiliyor. Böyle bir süreçte özel sermayenin yatırım kapasitesi, kamusal iklim hedeflerinin gerçekleştirilmesinin önemli bir aracı olarak tanımlanıyor. Sermayenin belirli ekonomik çıkarları ile ekolojik dönüşümün toplumsal gerekliliği arasında kurulan bu ilişki, kurumsal meşruiyetin maddi temelini oluşturuyor. Dolayısıyla şirketlerin iklim diplomasisindeki görünürlüğü kadar, bu görünürlüğe eşlik eden finansman koşulları ve kamusal yükümlülükler de incelenmeyi gerektiriyor.
İklim finansmanının sınıfsal ilişkileri
COP31’in kurumsal öncelikleri bu ilişkinin somutlaştığı alanlardan birini oluşturuyor. Türkiye’nin konferans başkanlığını ve Eylem Gündemi’ni, Avustralya’nın müzakere başkanlığını üstlendiği süreçte, COP31 Başkanlığı ile OECD arasındaki stratejik ortaklık iklim taahhütlerinin yatırım projelerine dönüştürülmesini, özel sermayenin harekete geçirilmesini ve yatırım risklerinin azaltılmasını öne çıkarıyor. Ekolojik hedeflerin uygulanması böylece yatırımların hangi finansal koşullar altında gerçekleştirileceği sorusuyla doğrudan bağlantılanıyor.
Kapitalist devletin kredi, garanti ve teşvik mekanizmaları, özel sermayenin yatırım risklerini azaltarak birikimin koşullarını yeniden düzenleyebiliyor. Daniela Gabor ve Benjamin Braun’un yeşil makrofinansal rejimlere ilişkin çözümlemesi, kamu kaynaklarının harekete geçirilmesiyle yatırım kararları üzerinde kamusal denetim kurulması arasındaki ayrımın önemini gösteriyor. Özel mülkiyet ve yatırım getirileri üzerindeki denetim korunurken finansal yükümlülüklerin bir bölümünün toplumsallaştırılması mümkün hâle geliyor. Bunun sınıfsal sonuçları, sermayeye getirilen bağlayıcı koşullara, kamusal risklerin kapsamına ve ekonomik getirilerin bölüşümüne bağlı olarak değişiyor.
COP31’in açıklanan finansman öncelikleri, belirli bir risk dağılımının fiilen gerçekleştiğini göstermiyor. Bununla birlikte iklim taahhütlerinin yatırım yapılabilir projelere dönüştürülmesi, ekolojik gerekliliklerle sermayenin kârlılık koşulları arasındaki ilişkinin hangi siyasal tercihlerle düzenlendiği sorusunu gündeme getiriyor. Üstelik bu tercihler yalnızca yatırımların finansmanını etkilemiyor; hangi hammaddelerin çıkarılacağı, hangi altyapıların kurulacağı ve mevcut enerji yatırımlarının ne ölçüde sürdürüleceği üzerinde de etkili olabilecek koşulları oluşturuyor.
Ekstraktivizm ve fosil sermayenin sürekliliği
Finansman politikalarının maddi sonuçlarını anlamak, yeşil geçişin üretim ve kaynak kullanım ilişkilerine bakmayı gerektiriyor. Laleh Khalili’nin Extractive Capitalism çalışmasında ele aldığı COP27, iklim diplomasisiyle hammadde tedariki ve enerji yatırımlarının aynı uluslararası müzakere ortamında nasıl ilişkilendirildiğini gösteriyor. Avrupa Birliği’nin Kazakistan’la mineral, Mısır’la hidrojen ve Namibya’yla kritik hammaddeler alanında geliştirdiği anlaşmalar, karbonsuzlaşmanın uluslararası iş bölümünün yeniden yapılanmasıyla birlikte ilerlediğine işaret ediyor.
Ekstraktivizm, doğal varlıkların emek, mülkiyet, altyapı ve sermaye dolaşımı ilişkileri içerisinde birikime dâhil edilmesini kapsıyor. Düşük karbonlu teknolojilerin hammadde gereksinimleri yeni çıkarım faaliyetlerini teşvik ederken bu faaliyetlerin ekolojik maliyetleri ve ekonomik getirileri eşitsiz biçimde dağılabiliyor. Zografos ve Robbins’in “yeşil fedakârlık bölgeleri” ve Andreucci ve arkadaşlarının “mülksüzleştirme yoluyla karbonsuzlaşma” kavramları, enerji dönüşümünün belirli koşullarda mevcut eşitsizlikleri nasıl yeniden üretebildiğini açıklıyor.
Bu ilişkilerin Türkiye’deki görünümü, birbirinden farklı yatırım süreçlerinde izlenebiliyor. COP31’in ortakları arasında bulunan Cengiz Holding’e bağlı ETİ Alüminyum’un Akseki’deki boksit madeni kapasite artışı projesine ilişkin ÇED dosyasına dayanan haberlerde, proje sahasında 59 bin 658 ağaç bulunduğu belirtiliyor. Yeni komisyon toplantısının COP31’in açılış günü olan 9 Kasım’da yapılması planlanıyor. Projeye nihai izin verildiği veya ağaçların kesildiği sonucuna varılamıyor. Alüminyumun elektrifikasyon teknolojilerinde kullanılması da bu madenin doğrudan düşük karbonlu teknoloji tedarikine yönelik olduğunu göstermiyor. Örnek, hammadde üretiminin ekolojik koşullarının teknolojinin kullanım amacından ayrı değerlendirilmesi gerektiğini ortaya koyuyor.
Akbelen’de ise mevcut fosil altyapının sürdürülmesiyle bağlantılı bir birikim ilişkisi bulunuyor. Limak ve IC Holding’in bağlantılı olduğu Yeniköy-Kemerköy santrallarının kömür gereksinimi, üretim kapasitesinin devamını yeni maden alanlarına erişimle ilişkilendiriyor. 2023’teki orman kesimlerini Ocak 2026’da altı köyde 679 parseli kapsayan acele kamulaştırma kararı izledi. Danıştay 6. Dairesi, karara karşı açılan davalardan birini Ekim ayında enerji arz güvenliği gerekçesiyle reddetti; kararda karşı oy bulunuyor. Andreas Malm’ın fosil sermaye çözümlemesinin gösterdiği üzere enerji tercihlerinin ekonomik ve siyasal niteliği, teknik özellikleri kadar tarihsel olarak kurulmuş üretim ilişkileriyle de bağlantılı. Akbelen’de kurulu fosil sermayenin yeniden üretimi, kömür tedariki aracılığıyla toprak kullanımına ilişkin kararları koşullandırıyor.
Cengiz Holding’in Karabiga’daki CENAL Termik Santrali’ne 1.050 MW’lık yeni ithal kömür ünitesi eklemek üzere başlattığı ÇED süreci ise fosil üretim kapasitesinin genişletilmesine yönelik bir girişimi ifade ediyor. Planlanan yatırımın gerçekleşmesi, yeni sabit sermaye ve uzun dönemli yakıt tedariki üzerinden gelecekteki karbonsuzlaşma tercihlerinin ekonomik koşullarını etkileyebilir.
Akseki’de hammadde üretiminin ekolojik koşulları, Akbelen’de mevcut fosil yatırımların yeniden üretimi, Karabiga’da ise yeni kömür kapasitesinin olası genişlemesi öne çıkıyor. Bu farklı süreçler, enerji dönüşümünün tarihsel olarak oluşmuş sermaye birikimi ilişkileri içerisinde gerçekleştiğini ve yeni teknolojilere yönelimle fosil sermayenin sürekliliğinin aynı dönemde var olabildiğini gösteriyor.
İklim diplomasisi kimin meşruiyetini üretiyor?
COP31’e yönelik yeşil aklama eleştirisinin siyasal iktisat açısından önemi burada ortaya çıkıyor. Şirketlerin iklim diplomasisinde kazandıkları kurumsal statüler, çevresel performanslarının değerlendirilmesini ve ortaklıkların hangi ölçütlerle kurulduğunun açıklanmasını gerektiriyor. Ege Çevre ve Kültür Platformu’nun bağımsız çevresel değerlendirme talebi bu açıdan önem taşıyor. Ancak çevresel denetimin kapsamı kadar yatırım kararlarının kimler tarafından alındığı, sermayeye hangi yükümlülüklerin getirildiği ve ekolojik maliyetlerin nasıl bölüşüldüğü de belirleyici.
Kapitalist üretim ilişkileri içerisinde iklim krizinin yönetimi, sermayenin yeni yatırımlar aracılığıyla yeniden yapılanmasına olanak sağlarken mevcut fosil altyapının sürdürülmesiyle de bir arada gelişebiliyor. COP31’in kurumsal ortaklıkları bu çelişkinin doğrudan nedeni olarak gösterilemez; ancak iklim mücadelesinde hangi ekonomik aktörlerin meşru ortaklar olarak tanındığını tartışmaya açıyor.
Yeşil aklamayı yalnızca şirketlerin çevreci görünme stratejisi olarak ele almak, iklim siyasetindeki daha derin meşruiyet ilişkilerini gözden kaçırıyor. Sermayenin ekolojik dönüşümün taşıyıcısı olarak tanınması, üretim ve mülkiyet üzerindeki denetiminin hangi koşullarda sürdürüldüğü sorusunu ortadan kaldırmıyor. Aksine, bu soruyu iklim diplomasisinin merkezine yerleştiriyor. COP31’in ortaya çıkardığı temel çelişki de burada yoğunlaşıyor: Ekolojik krize karşı geliştirilen politikalar, krizi üreten birikim ilişkilerinin dönüştürülmesine yönelirken aynı ilişkilerin yeniden üretimine de alan açabiliyor. Sermayenin iklim siyasetindeki meşruiyeti, bu çelişkinin nasıl yönetildiğinden bağımsız değerlendirilemez.
Evrensel Gazetesi ‘Forum’ sayfalarında yayımlanan yazılar, yazarların kişisel görüşleridir. Kurumumuzun resmi görüşünü yansıtmaz.
Evrensel 31 yaşında!
31 yıldır emeğin sesi olan Evrensel, gücünü sadece okurlarından alıyor. Emeğin sesinin daha gür çıkması için sen de güç ver.
Dijital Evrensel uygulamamız güncellendi
İndir, Oku, Dinle...
Evrensel'i Takip Et