Edebiyatçının başucu filmleri

Edebiyatçının başucu filmleri

Yazarlar, evrensel Kitap için 'edebiyatçının başucu filmleri'ni yazdı...

Yazarlar, evrensel Kitap için 'edebiyatçının başucu filmleri'ni yazdı...

100. YILDA NEREDEYİZ?

Adnan ÖZYALÇINER
Ben dört önemli filmden söz etmek isterim. Toplumsal yaşamımızdaki çelişkileri işleyen dört film. Bütün bir Türkiye’yi, bütün bir Türkiye halkını kucaklayan. İlki: “Karanlıkta Uyananlar”. Ertem Göreç’in yönetmenliğini, Vedat Türkali’nin senaristliğini yaptığı 1964 yapımı bu film bizde ilk kez, grev ve işçi sorunlarını beyaz perdeye aktarmıştı. İkincisi:  Yılmaz Güney ile Şerif Gören’in yönettiği, senaryosunu Yılmaz Güney’in yazdığı, 1970 yapımı “Umut”. Film Adanalı yoksul bir faytoncunun yaşam mücadelesini anlatır. Üçüncüsü: Yılmaz Güney ile Zeki Ökten’in yönettiği, senaryosu yine Yılmaz’a ait olan 1978 yapımı “Sürü”. Aşiretin mallarıyla büyük kente geçişini ve büyük kentteki çöküşünü konu edinmişti. Dördüncü filmim: Yavuz Özkan’ın senaryosunu yazıp yönetmenliğini yaptığı, 1978 yapımı “Maden”. Bir maden ocağındaki işçilerin gündelik yaşamıyla sendikalaşma sorunlarını dile getirmişti.
Şimdi 2014 yılındayız. Sinemamızın 100. yılını kutluyoruz. Sözünü ettiğim Türkiye’yi, Türkiyeli insanı işçisiyle köylüsüyle, Doğusuyla Batısıyla ele alan dört dörtlük bu filmler gibi hem içerik, hem çekim açısından, film yapan, yaptıran var mı?
100. yılda neredeyiz, bir düşünelim!


TOPLUMSAL ROLÜNÜN HAKKINI VERMEK
“Aaahh Belinda” / Atıf Yılmaz (1986)

Hakan BIÇAKÇI
Benim için yeri her zaman ayrı olan, kelimenin tam anlamıyla acayip bir filmdir Aahh Belinda. Sinemanın ve edebiyatın sıkça başvurduğu kişilik bölünmesi, metamorfoz, çift gezer, boyut değişimi, şeytan çıkarma gibi temaların hepsiyle dirsek temasındadır ancak hiçbirine tam anlamıyla teslim olmadan kendi yolunu çizmeyi başarır. Hem de doğası gereği fantastik olan bu temaları, son derece toplumsal hatta sınıfsal bir arka planla buluşturarak yapar bunu.
Her şey “Avrupai” bir yaşam süren ve ülkenin “modern” kesimini temsil eden tiyatro oyuncusu Serap’ın, fazladan gelir elde etmek için piyasaya yeni sürülen Belinda adlı bir şampuanın reklam filminde oynamayı kabul etmesiyle başlar. Rol icabı canlandırması gereken Naciye’nin hayatıysa yemek pişirmek, temizlik yapmak ve çocuk bakmaktan ibarettir. Yani kadına biçilen “geleneksel” rol, kadının bu şekilde algılanmasına kesinlikle karşı olan Serap’a verilmiştir. Belirli bir ücret karşılığında hayattaki idealist duruşuna kısa bir ara veren Serap, bir anda kendini Naciye olarak bulur. Rol icabı değil. Gerçekten ona dönüşerek. Kendi yaşamına geri dönmesi içinse rolünün hakkını vermesi yani gerçekten Naciye olduğunu kabullenmesi gerekmektedir. Naciye’nin eşi dostu el birliğiyle zavallı kadının içine şeytan gibi giren Serap’ı söküp çıkarmaya uğraşır. Naciye’nin evliliğinin kurtulması için Serap’ın ölmesi gerekir. Bu aynı zamanda, Serap’ın da kurtulup kendi hayatına dönebilmesi için gereken formüldür. Serap/Naciye deliliğin sınırlarında dolaşırken, izleyici de bu psikolojik bir sarsıntıya ve sosyolojik deneye tanık olur.
Filmin en unutulmaz sahnesiyse, benliklerimizi yavaş yavaş ele geçiren metalardan birinin, dev bir şampuan şişesi maketinin, Serap’ın üzerine yürüdüğü o trajikomik andır.     


BİR FİLM HİKÂYESİ
(Düşler / Akira Kurosawa)
Burhan SÖNMEZ

Fakülteyi bitirmiş, avukatlık stajı yapıyordum. Bir grup stajyer avukatla birlikte sinemaya gitmiştik, Şişli tarafında bir sinemaydı. Perdede Akira Kurosawa’nın “Düşler” adlı yeni filmi vardı.
Kurosawa yaşamı boyunca gördüğü ve etkilendiği sekiz rüyayı, çocukluktan yaşlılığa doğru gelişen konu sıralamasıyla filme almıştı. Sekiz küçük bölümden oluşan uzun metrajlı bir film yapmıştı. Birbirinden bağımsız gibi görünen rüyalar, artık yaşlı bir adam olan yönetmenin hayata bakışını yansıtıyor, kendi içinde bütün oluşturuyordu.
İlk bölümde, yani birinci düşte, orman köyünde yaşayan bir çocuk anlatılıyordu. Yağmur yağmaya başlayınca köylüler eve kapanıyor, kimse köyün dışına çıkmıyordu. Çocukları uyaran köylüler, onlara yağmur bitene kadar ormana gitmemelerini tembihliyordu. Çünkü yağmur yağınca ormanda tilkilerin düğünü olurdu. Tilkiler insanlar tarafından izlenmekten hoşlanmazdı. Bunun nasıl bir şey olduğunu merak eden bir çocuk, gizlice ormana gidiyor, ağaçların arasına gizleniyor, tilkilerin düğününü ve arkalarında beliren büyüleyici gökkuşağını izliyordu.
Filmin o bölümünde kendi çocukluğumu ve Kürtçe’deki “gökkuşağı” kelimesini hatırladım. Gökkuşağına “tilki düğünü” anlamına gelen “Dawete Rovî” diyorduk köyde. Haymana bozkırındaki bir Kürt köyü ile Japonya’nın bir orman köyünde, gökkuşağı ve yağmur aynı metaforla, tilki düğünüyle anılıyordu. Kültürlerin etkileşimine ve evrimsel gelişimine inansam da, böylesi bir ayrıntıyla sinemada karşılaşmak beni önce şaşırtmış, sonra sevindirmişti.
Kurosawa 80 yaşındayken çektiği “Düşler” boyunca insan ile doğa arasındaki uyuma vurgu yapıyor, savaşın ve teknoloji sevdasının dünyaya getirdiği felaketi anlatıyordu. İkinci düşteki “Şeftali Bahçesi” bölümü, doğanın ve ağaçların ölümünün insanın ölümü olacağını anımsatıyordu. Son düşteki “Su Değirmenleri Köyü” ise adeta ütopik bir hayalle, ideal hayatın resmini çiziyor, bir yol işaret ediyordu.
Filmdeki düşlerin sıralaması, toplumsal ve ruhsal bir evrim haritası çıkarıyordu. Yeni doğan çocuk gibi, başlangıçta insana masumiyet atfediyor, sonra o masumiyetin yine insan eliyle yok edilmesini ve ardından kötülüğün varlığımızda ve ruhumuzda açtığı yarayı gösteriyordu. En sonda, olması gereken (ve neredeyse unuttuğumuz) dünyayı tasvir ediyordu, hayal kırıklığı ile umut arasında.
Yıllar sonra roman yazmaya başladığımda, sürekli anımsadığım ve ona eş bir hikâye yazmayı hayal ettiğim düşlerden biri de “Tünel” başlıklı dördüncü bölümdü: Savaştan dönen bir asker evine giderken, yolda komutanıyla karşılaşıyordu. Komutanı, karşıda görünen evine gidemeyeceğini söylüyordu ona. Çünkü o ölü bir askerdi. Buna inanmakta zorlanan ama sonra kabullenen asker, yine de komutanını ikna etmeye, evine gitmeye çalışıyordu. Anne-babasının evinin ışıkları karşı yamaçta yanıyordu, oğulları dönüşte evi kolay bulsun diye açık bırakmışlardı ışığı.
Buna benzer sarsıcı diğer düşleri de izledikten sonra sinemadan çıktık. İstanbul’un kalabalığı içinde bir grup genç avukat adayı olarak yürüdük. Film üzerine konuşurken, yanımda yürüyen stajyerlerden biri şöyle dedi: “Bir bunağın saçmalamaları.”Oysa o güne kadar izlediğim en iyi filmdi benim için. O zaman anladım, sanata bakışta farklı uçlar zıt yönlere gidebilir, herkesin verdiği anlam değişebilirdi.
Yıllar sonra Kurosawa öldüğü sırada, İngiltere’de yaşıyordum. Avukatlığı bırakmış, ilk romanım “Kuzey”i yazıyordum. Kurosawa’nın filminde de görülen “büyülü gerçekçi” dile meylediyordum. Yönetmenler ve sinemaseverler, Kurosawa’yı farklı adlarla anıyordu: Üstad, Büyük Asyalı, Sinemanın Samurayı, İmparator. İngiliz gazeteleri onun ardından “İmparator Öldü” diye yazmayı tercih etmişti. Evet, imparator ölmüştü, ama düşleri yaşıyordu.


90’LI YILLAR VE TABU YIKAN KÜRT GAZETECİLER
(Press / Sedat Yılmaz)
Behçet ÇELİK

1990’lar dendiğinde Türkiye’nin batısında akıllara popüler kültürdeki yenilik ve değişimler gelir ilk önce: Pop müzikteki sıçrama, yeni TV kanalları, değişen mekânlar... Ülkenin doğusundaysa akıllara gelen bambaşka şeylerdir: katliam, adam kaçırma, kaybetme, tutuklamalar, işkenceler vs. Bu iki dünyanın bu denli birbirinden ayrık olmasının bir nedeni de ana akım medyaya hâkim olan gösteri toplumu mantığıdır. Hesapta 90’lar tabuların yıkıldığı zamanlardır, ama bu sözümona “tabu yıkımı”na dair renkli görüntü ve gösteriler, memlekette neler olup bittiğinin, ülkenin öbür yarısının nasıl kan gölüne döndüğü gerçeğinin üzerini örtmüştür. Sedat Yılmaz’ın ilk filmi olan Press, Doğu ve Güneydoğu’da neler olup bittiğini yazma cesareti gösteren ve eğer tabu yıkmaktan söz edilecekse bunu gerçekten hak eden ender yayınlardan olan Özgür Gündem gazetesinin Diyarbakır bürosunda çalışan gazetecileri konu alır. Gazetecilik yapmanın, kitlelerden saklanan gerçeklerin üzerindeki örtüyü bir nebze kaldırmaya çalışmanın bedelinin ne kadar ağır olduğunu hatırlatan bir filmdir. Özgür Gündem’de çalışan sayısız gazeteci ve bu gazeteyi dağıtan sayısız dağıtıcı o yıllarda “faili malum” cinayetlere kurban gitti. Geçtiğimiz ay Adana’da AzadiyeWelat gazetesini dağıtan Kadir Bağdu benzer biçimde katledildiğinde aklıma ilk olarak Press gelmişti. Henüz seyretmemiş olanlara katledilen Kürt gazetecilerin ve Kadir Bağdu’nun anısına bu filmin DVD’sini bulup seyretmelerini öneririm.

www.evrensel.net