07 Eylül 2014 11:05

Ulpiana

Kosova’nın Graçaniça kasabasına iki, Priştine’ye oniki kilometre uzaklıkta bulunan Ulpiana antik kentinde üç yıldır Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Arkeoloji Bölümü’nden Yrd. Doç. Dr. Haluk Çetinkaya, Bilimsel Araştırma Projeleri Birimi’nin desteğiyle arkeolojik kazı yürütüyor.

Paylaş

Derya ÜLKER*

Kosova’nın Graçaniça kasabasına iki,  Priştine’ye oniki kilometre uzaklıkta bulunan Ulpiana antik kentinde üç yıldır Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Arkeoloji Bölümü’nden Yrd. Doç. Dr. Haluk Çetinkaya, Bilimsel Araştırma Projeleri Birimi’nin desteğiyle arkeolojik kazı yürütüyor. 1950’lerden bu yana farklı ülkelerden gelen ekiplerce Roma İmparatorluğu’nun Dardanya olarak bilinen bölgesinde yürütülen araştırmalar, 1. yüzyılda Marcus Ulpius Traianus ve 5. yüzyılda I. Justinianus dönemini işaret eden geniş bir sahada sürdürülüyor. Roma’nın imparatorluk ailelerinden Ulpia genleri ile anılan bölgede önceden yapılan çalışmalarda anıt mezarlara, sikkelere, eski kilise yapılarına ve çeşitli buluntulara rastlanırken, Türkiye’nin Avrupa’daki ilk kazısı olan bu araştırmaya konu alanda ise çiçek şeklinde bir vaftizhane, ek yapılara sahip bir kilise, mezarlar ve büyük bir hikaye saklanıyor... Başka bir deyişle Ulpiana’nın taşı toprağı altın.
Kazının üçüncü yılında, mozaiklerin resimlenmesi, desenlerinin tamamlanarak mimari plana oturtulması ve renklendirilmeleri aşamalarında MSGSÜ Temel Sanat Eğitimi Bölümü’nden Yrd. Doç. Dr. Ceyda Güler ile çalışırken gördük ki arkeolojik kazıya gidene, “ne buldunuz?” diye sorulurmuş. “Bir şeyi ararken bambaşka şeyler bulduk.”
Arazi sahibinin yeniden toprakla doldurup hiçbirşey olmamış gibi, üzerinde tarım yapmak istediği bu sakin tarlada, geçmişin ayak seslerini aradık. Civarda yürütülen diğer kazılarda olduğu gibi doğrudan aşağıdaki katmanlara, olası lahitlere kadar inmeden, mimari yapıyı ve diğer bulguları gün yüzüne çıkartmak için uğraşan işçi ve öğrenci grubu ile güneşin altında buluştuk. Orada yaşadığımız herşey, çözmeye çalıştığımız birer mozaikti, binlerce taştan oluşan, Horasan harcı içine yanyana yerleştirilen gerçeklerin bütünü idi.

GİZEM DOLU SİMETRİ

Tarihsel kronoloji ile arkeolojik zaman dizgesi birbirlerinin izdüşümüdürler ve aralarındaki simetri gizem doludur. Uygarlıklar birbirlerinin üzerine kurulurken, en son yapıları ilk katmanlarda keşfetmek, bir kitabı sondan başlayarak okumaya benzer. Hikayeye hakim olmak ve bugünün Ulpiana’sını kavramak için, milattan önce birinci yüzyıl Romalılarının seramiklerini, Ptolemy’nin adını verdiği Dardanya’nın eş kenti olan ikinci yüzyılın parlak şehrini, beşinci yüzyılda Hun ve Got akınlarına karşı en uç direnişi gösteren yıpranmış bölgeyi, 517 depremiyle sarsılan toprakları, Justinianus döneminde surları yıkılan yaşlı kenti, Justiniana Seconda döneminde Lipljan’ın başkenti olarak adını alan Ulpiana’yı bir bir geçmek gerekir. Yaşlı birinin gözlerinde gençliğinden sakladığı anları onu üzmeden okumaya çalışır gibi...
Yağmurdan sonra topraktan yükselen sikkeler, hava fotoğrafları ile kendini belli eden kilise, Balkanlarda birinci yüzyıldan itibaren etkin olan ve giderek köklenen Hristiyanlık tarihini ayakta tutmuş, geçirdği yangın ve depremlere karşın apsisin açılmasıyla sevinen arkeoloji ekibine, kendi döneminin mimarisini  sunmuştur. Konuşmaya başlayan yapı, kilise ve ek yapıların taban mozaiklerinde bulunan yazılarla kendisinin çok sayıda bağışçının katkısı ile inşa edildiğini anlatır.Depremler nedeniyle seviyesinde oynamalar görülen zeminde, mala hafifçe ilerlerken küçük küçük kareler parıldamaya başlar. Tarihinde olduğu gibi şimdi de yoksul olan bölgenin harcı, tüm taşları birarada tutmaya dayanamaz. Fırçalarken yeşil-siyah, pembe ve bej renkli taşlar çözülmemek için birbirlerine sarılırlar. ... VATO FECIT... kelimeler belirir. Mezartaşları, kemikler, vaftizhanenin tabanında tarihi ipuçları veren haç biçimli taş, kandilin ışığı titrerken olduğu gibi toprak tarafından yutulduğu izlenimi veren dini mekanın gündelik yaşamını gösteren buluntular, envantere dönüşür.Yapı, üzerini örten tarih denizine karşın rahatsız edilmiş bir batık gibi ellerimizdedir.

‘BURSA İLE ÜSKÜP ARASINDA BİR GÖRÜNMEZ KÖPRÜ VARDIR’

Bu aşamada sabır, elleri eğitirken düşünceleri diri tutar. Fırçalar gidip gelir, akşamları güneşliği, bidonlarca suyu, küreklerle malaları, çay bardakları ile tüpü taşıyan eller katılaşır.  Aklıma sözler gelir: “Romalılar, yurttaşlarım...” Sonra Balkanları vatan bilen şairin dedikleri gelir: “Bursa ile Üsküp arasında bir görünmez köprü vardır”, şairin doğduğu şehir Üsküp geçmiş günlerde kaybolur. Prizren’de yol sorana “nerelisin?” denir, Priştine’de evine poşetler taşıyan adam ile Üsküp’teki piyanist İstanbul’a selam söyler, Boyan’lar Bayram’lar olur. Roma İmparatorluğu döneminde uçları tutsun diye, Osmanlı İmparatorluğu egemenliği sürerken nüfus olsun diye yerleştirilen Türk birlikleri oralarda yaşar ve onlar ne nüfustur ne de sur. “Ceasar’ı daha az sevdiğim için değil” insanları daha çok sevdiğimden... Kazı alanının gerisindeki köyün adı Ayvalı çıkar, oradan Manisa’ya gözleri dolarak selam söyleyen bir Müsli baba çıkar. Müsli babanın ağzından dünya kadar bilgi ile tarih; öğle yemeğini koyduğu poşetinden yarım ekmek ile açık yeşil acı biber çıkar.

BİR KAZIDAN NE ÇIKAR?

Kazı sürer, kazdıkça Arnavutça ve Sırpça birbirine karışan iki dil olur çıkar, koca Yugoslavya’dan dağılan yollarda pasaport kontrol noktaları çıkar. Üniformalı askerler, barış güçleri, bölge korumalar, çeşitli para birimleri çıkar; sikkeler eskiyipüzerlerindeki imparatorlar küçüldükçe mozaiklerin içine doğru otlar büyür. Müsli babanın cenneti Saraybosna’da kiril alfabesi ile yazılmış bir savaş çıkar. 1999’da Birleşmiş Milletler yönetiminden kopan Kosova’ya Belgrad’dan aileler döner, 2012’de bağımsızlık ilan edilir. Uyuyan Arnavutlar da (Gibsana Spava) artık ev sahibidir. Sokak lambaları yanar, kırmızı arabalar eskiye döküle sokakları arşınlar, Biberler büyür, mısırlar uzar, Red Star’la Partizan’ın maçları olur... El arabası gelir gider, yığınlar büyür, içlerine fareler yerleşir. Kazdıkça çıkan kayaların içinden pembe beyaz bir kadının tül perdeleri gibi koruma çarşafları, öğle yemeğinde büyük tencereler içinden yemekler, sarılı börekler ve termostan şekerli kahve çıkar.
Kazıdan ne çıkar? Birinci gün kiremit parçaları, ikinci gün işçilerle öğrencilerin nasırları, üçüncü gün cam parçaları çıkar. Bir hafta geçtiğinde ciltte güneşin yakıcılığı, metal ve çivi parçaları çıkar. Kazı bir süreçtir, insan hayatı kazar. Bölgedeki çocuklara eğlence çıkar, kendi evlerinin bahçesindeki kazıdan girip gelecekten çıkarlar. İki hafta sonra elleriniz uzar, herşey görünür olur, toz toprak şeffaf olur, çalışanlar susar, sessiz bir dostluk başlar. Akşamları akordeon çalan eller gündüz Makedon türküleri söyleyerek toprak elemeye başlar. 60. gün, envanterler yapılır, desneler ile mimari plan çıkartılır, kemik incelemeleri tamamlanır, hava fotoğrafları çekilir ve konservasyon sağlanır, Kosova Arkeoloji Enstitüsü, Prizren’de görev yapan Türk askerleri ve en üst düzeyde Türkiye Büyükelçiliği ziyarete gelir. Kazıdan çıkan hikaye, kelimesine bile dokunulmadan oraya bırakılır ve 65. günde buraya yazılır.

*Ressam

ÖNCEKİ HABER

Bakalım kaç kez tıklanacak

SONRAKİ HABER

Eskişehirli kadınlar: Yaşamak ve yaşatmak için sessiz kalmayacağız

Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa