Kars, çocukların da Kars’ı*

Kars, çocukların da Kars’ı*

Anadolu toprakları, binlerce yıldır, insan yaşamına ev sahipliği yapmasından, onlarca kültürü bir arada barındırmasından doğru, farklı bir hoşgörü, şefkat, sıcaklık, doğallık yaşatır bağrında. El değmemiş dağ köylerinde, yaylalarda, ovalarındaki insanlar; bilirler nasıl yaşanacağını, nasıl insan olunduğunu…

Müge TUZCUOĞLU

Anadolu toprakları, binlerce yıldır, insan yaşamına ev sahipliği yapmasından, onlarca kültürü bir arada barındırmasından doğru, farklı bir hoşgörü, şefkat, sıcaklık, doğallık yaşatır bağrında. El değmemiş dağ köylerinde, yaylalarda, ovalarındaki insanlar; bilirler nasıl yaşanacağını, nasıl insan olunduğunu…
Taa ki o el değene kadar!
O el; çoğu zaman, savaşlar, zorunlu yoksulluk, zorunlu göç gibi dışarıdan bastıran felaketlerdir. Elbette ki; bu felaketler de aşılır! Köyler, kasabalar, yaylalar ve kırsal; her koşulda, yalnız durmamayı, yanında durmayı, insani değerleri yaşatmıştır. Tüm fiziki yok etmelere karşı, ezilenin yanında durabilmiştir. Somut saldırılara karşı, ayakta ve dimdik durarak karşı çıkabilmiştir. İyisi kötüsüyle bu süreç böyle olagelmiştir.
Ne zaman ki savaşlar militarizm ile beslendi, göçleri ırkçılık milliyetçilik yönetti, ve yoksulluğu kapitalizm doğurdu, o zaman farklı kokular çıkmaya başladı! İşte, bu kimyayı, fiziği, matematiği ve en çok da yürekleri bozdu. “Öldürmek yanlıştır ama…”, “İnsanlar bunu hak etmez ama…”, “Açlık kötüdür ama…” cümlelerinin ardı, “O da böyle yapmasaydı”, “O da inansaydı” şeklinde dolduruldu.
O zaman zihinlerdeki ve yüreklerdeki savaş başladı!
Bir insanı; ya da bir canlıyı, veya herhangi bir eşyayı, hiç fark etmez; hunharca katletmek, hoyratça ezip geçmek, değersiz, işlenmemiş, emek verilmemiş bir hale dönüştürmek, kendini her şeyden ve bütün değerlerden üstün görmek ve öldürücü darbe olarak, hiçbirşey olmamış gibi çekip gitmek… İşte bu süreçtir bizi bu noktaya getiren!
Nasılsa Kürtler terörist; değil mi? Nasılsa onlar öldürülmeseler, bizi öldürecekler; değil mi? O zaman istediğimiz yerde, istediğimiz Kürdü, linç edebilir, öldürebilir, taciz edebiliriz.
Pozantı çok uzağımızda değil. Pozantı hapishanesinde, Kürt çocuklarına yapılanlar uzağımızda değil! Hangimiz bu olayı çözebildik. Kuşkusuz devlettir birinci sorumlusu. Yine de hangimiz bu işin peşini bırakmadık.
Bir tek o çocuklar!
Bir tek oradaki Kürt çocukları, bu işin peşini bırakmıyorlar. Bırakamıyorlar. İstese de bırakamıyorlar!
O zaman da söylemiştik. Diyarbakır’daki çocuklarla çalışan kurumlar olarak. Bu işi çözmemiz lazım diye. O çocukların derhal cezaevinden çıkarılmaları gerektiğini söylemiştik. Tecavüz eden çocukların da! Nihayetinde onlar da çocuktu! İyi-kötü, suçlu-suçsuz, cani-masum, mağdur-fail… Onlar çocuklar! Nasıl geçiriyorsak, nasıl temizliyorsak, nasıl yapıyorsak yapacağız! Ama o çocukları, oradan çıkarmamız lazımdı! Olmadı!
Biri, şimdi Kürt dağlarında. Biri sürgün sürgün cezaevi dolaşıyor.
Biri de Allah bilir, hangi çetenin, hangi pisliğin içinde…
O pislik dönüp dolaşıp bizi yine buluyor.
İşte Kars!
9 yaşındaki bir çocuğa, tecavüzü ve katli kim kabul edebilir! Hangimizin midesi bulanmıyor? Hangimiz iğrenmedik insanlığımızdan?
Ama işte faile bak; 23 yaşında. Diyarbakır-Hani’de asker iken tecavüze uğramış. Hapishanede ise intihara kalkışmış. Dört duvar arasında, pislikle yüzleşince, ortadan kaldırmaya teşebbüs etmiş? Neden, bunu, yaşamın içinde yapamıyor, diye sordunuz mu hiç?
Nasıl düzelecek bu genç? Nasıl yaşar bu pislikle! Onun, 9 yaşındaki bir çocuğa yaptıkları hiçbir lafa, kalıba, değere, ahlaka sığmaz! Amenna!
Patlak veriyor işte! Kapitalizm de, militarizm de, yozlaşma da, yoksulluk da… Dört bir yanından patlak veriyor…
Anadolu demiştik. Tüm değerleriyle, beyni ve yüreğine el değene kadar dimdik ayakta demiştik. Bu Anadolu’nun en kutsaliyeti, en şefkat gösterdiği çocuklar değil miydi? Bizim olmasına da gerek yok; komşunun çocuğu, farklı şehirdeki bir çocuk, farklı renkteki, dildeki bir çocuk! Ne olursa olsun; çocuktur ve ona gösterilecek tutum, geleceği kurma tutumudur.
Türkiye’de ilk kez böyle bir olay yaşanmıyor. Aile içi şiddet, cinsel taciz ve tecavüz hak getire! Ancak iş; bir annenin sabrının zorlanmasıyla atılan bir tokat olmaktan çıktı. Türkiye’nin, bolca yasalardan, olmazsa aile yanından el koymaktan, sıra sıra dizilmiş, arka arkaya dizilmiş sürüler, at’lar, koyun’lar dışında bir çocuk politikasına ihtiyacı var. Ve bu politika için çok çok uzaklara gitmeye hiç mi hiç gerek yok.
Ne zaman çocuk desem, veya ne zaman Pozantı’daki, Kars’takine benzer bir olayla karşılaşsam, Rakel Dink’in sesi kulaklarımda çınlar:
“Bir bebekten katil yaratan karanlığı sorgulamak”
Bu sorgulamaya ortak olan çok değerli insanlar var. Ve çocuklarımız için yapabileceğimiz en güçlü emel için yürümekteler. Onlara yaşanabilir bir dünyayı armağan etmek için uğraşmaktalar.
Çocuklar da bu uğraştalar! “Anneleri açtıklarında kapıyı, koyunlarında çiçekler içinde bir ülke getirmek için” uğraşan çocuklar da var!
Ama bu öncelikle bizim görevimiz ve sorumluluğumuz. Çocuklarımıza karşı!
Yine de çocuklar için yapılabilecek bir şey daha var. Diyarbakır’da çocuklar ile çalışırken; “Çocuklarla nasıl iletişim kurmalı? Onlara neler yapmalı?” sorusuyla çok karşılaşıyorum. Ve bunu çok da düşünüyorum. Mutlaka, kurumlaşmalar, genel bir çocuk politikası oluşturma, çocuk cezaevlerinin kapatılması, koşullarının iyileştirilmesi, temel haklara erişiminin kolaylaştırılması, eğitimin yeniden düzenlenmesi gibi birçok hak talebimiz var. Ama yine de çocuklara ne yapılmalı?
Kendi yaşamımızdan cevaplayabiliriz. Çünkü “çocukluk, gökyüzü gibi geçmiyor” ve her zaman gökyüzü gibi yanımızdalar çocuklar… Peki bu yanı başımızdaki veletlerin, biz ne kadar yanındayız? Gözlerinin içine ne kadar bakıyor, boğuştukları dersleriyle ne kadar ilgileniyor, hayatta zorlandıklarında ne kadar kolaylaştırabiliyoruz işlerini…
Çocuk güçlüdür.
Çocuk merhametlidir.
Çocuklar zekidir.
Yollarını bulurlar. Yollarını çizerler. Yollarını kurarlar.
Bunda sorun yok. Sorun, o yolda ellerinden tutacak birileri.
Hepimiz yalnızlıktan şikayet etmez miyiz? Bir süre sonra alıştırırız kendimizi. Ancak, eğer ana’lar kapıyı açtıklarında çiçekle ve ülke müjdeleriyle gitmek istiyorsak, gündelik yaşamımızdan başlamamız gerekmiyor mu? Geleceğe tekabül eden çocukların yanında durmak gerekmiyor mu?
Bir küçük dokunuşun, yıllar sonra karşılarına ne kadar büyük bir karşılık verdiğini şaşırarak görürsünüz.
Güzel bir dünya düşlüyoruz meğer; bir çocuğun dünyasını güzelleştirmekle niye başlamıyoruz?

* Cemal Süreya/Kars

www.evrensel.net