20 Nisan 2014 10:00

Öteki elimi tuttuğunda ne olur?

Berkin Elvan’dan çocukluğuyla birlikte sıradan biri olma hakkı da çalındı. Belki ileride hepimizin hayatını değiştiren lider olacaktı. Belki bir buluş yapacak, belki dünyayı sarsan bir sanatçı olacaktı.

Paylaş

Melek Özlem SEZER

Çocuk etkinliklerindeki en zor şeydir: Onlarla birlikte ne yapmak isteseniz, bir anda sayısız el havaya kalkar, çocuklar yerinde zıplayıp haykırır: Ben, ben, ben! Sitemlerse eksik olmaz: “Ama onu öptü, beni öpmedi.” “Ama arkadaşıma kitap imzalarken daha uzun yazmış.” “Ama başka çocuklar soru sordu, ben soramadım.” Derken bir öğretmen araya girer ve ağlayan bir çocuk getirir. O da sorusunu sorar: “Kitabınızın adı neden Büyüklerle Dalga Geçme Dersleri?” Daha önce on çocuğun daha sorduğu bu soruyu bir kez daha yanıtlarsın. En çok da öpücüklerle… Sonra kendine sorarsın, neden çoktan yanıtlanmış bir soru için bunca gözyaşı? Cevabı aslında en başta vermişlerdir: Ben! Ben’in ötekilerin arasında kaybolmaması…
Bebekler dünyayı ayrı bir varlık olarak algılayamaz. Benmerkezcidirler. Yaşları büyüdükçe bencillikleri azalır. En azından pedagoji kitapları böyle söyler. Ama ne ilginçtir ki drama gruplarında “ötekiyle uyum” “beni törpüleyip biz olma” ve “biz olmasa da başkalarına hak tanıma” becerilerinin hızla olgunlaştığını görürüz. Onlar uyumludur ve iç gözlem yetenekleri gibi dışında olanı algılama kapasiteleri de yükselmiştir. Gezi eylemleri sırasında aynı tavrın gençlerin öncülüğünde herkeste varlık bulduğunu görmek çok güzeldi. Ötekileştirmenin kültürümüzdeki yoğun baskısı kalktıkça, biz olmak için aynı olmanın gerekmediği görülmüştü. Aynı olanların bir araya gelip kendi fikirlerinin haklılığını çoğaltırken, diğerinin neden kendisine katılmadığını sormasında tuhaf bir yan var: Bunu onlarla değil, kendinle konuşuyorsun. Ne kendini tanıtıyor, ne de kendine onu anlama şansı veriyorsun. Gezi’nin fikir ve duygu zemininde öcülerini bırakanlar, başka türlü bir “öteki”nin kendi varlığı için illa da bir tehdit olmasının gerekmediğini hissetmişti. Türkiye’de ötekileştirmeye vurulan en büyük darbeydi Gezi.
Bütün siyasi partiler güçlerini, Öteki’nin varlığından alır. “Bize bizden başka dost yok” diyen milliyetçiler, kendi dini inancının diğer dini inançlardan üstün olduğuna ve böylece kendilerinin diğer dinlere inananlara/inanmayanlara tahakküm hakkına sahip olduğuna inanan din odaklı partiler, bunların laik sistemin düşmanı olduğunu söyleyen ve korku psikolojisiyle (yoksa diğerleri gelir) sosyalistlerden oy çalan sosyal demokratlar…
“Öteki korkusu” bırakıldığında halka ne verecekleri sorusunu çıplaklaştıran bir süreç yaşandı. Ancak Gezi’ye katılmanın bir de karşı cephesi vardı ki, orada “öteki” ve “benmerkezcilik” vahşeti mümkün kılmadaki sınırsızlığı gösterdi. 14 yaşındaki bir çocuğun ölümünün vicdanları yakıp geçeceğini, itaat ve sorgusuz kabullenmenin sona ereceğini hayal ettik. Ama öyle olmadı. İki üniversite mezunu, modern kisveli bir kadın şöyle söylüyor: “Biz liderimizle varız. O gücünü yitirirse, biz de güçsüz hissederiz. Bu nedenle tapelerin bir değeri yok.” Arkadaşım soruyor: “Peki ama 14 yaşında bir çocuk öldü ve annesini yuhaladınız. Buna vicdanınız ne diyor?” Kısa bir duraklamanın ardından gelen yanıt şu: “O başka bir şeydi… Mesele Berkin değildi. Alevilikti.”
Ötekileştirme bu kadar tehlikeli bir şey işte. Onunla en olmayacak şeyleri, kendinde mümkün kılabiliyorsun. Ya da “Ben! Ben!” dediğinde, bir başkası nemalanmış olsa bile onu “ben” kılarak, alınanların “öteki”nden, zaten içtiği su haram olandan gittiğini düşünüp bunu önemsizleştirebiliyorsun.  
Oysa bu vicdan sıfırlaması bence başka türlü okunmalıdır. Eğer intihar yaşamın devam etmesini istememekse, çocukların ölümüne kayıtsız kalmak da toplum için bir intihardır. Geleceğinden vazgeçmiştir çünkü. Gerçi bu ölümü, vicdanlarında küçültmek isteyenler bir çocuğun mezhebinin onlarınkinden farklı olmasına sığınıyor. Diğerleri ise altı üstü bir çocuk diyor. Altı üstü bir çocuk, milyonlarcası varken hayatımızdan eksilmiş ne çıkar? İşte en rahatsız edici soru da bu zaten. Berkin’in yaşasaydı bu hayata ne katacağını, nasıl bir yaşam süreceğini bilmiyoruz. O uyurken, dünyanın dört bir yanında insanlar onun hakkında konuştu ve o bunların tek bir kelimesini bile işitemedi. Berkin Elvan ölümsüzdür, diyorlar. Bana bu çok doğru bir slogan gibi gelmiyor. İsmi ölümsüz evet ama kaçmaya çalıştığımız gerçek çok basit aslında. O öldü. Bu kadar soğuk bir cümlenin ifade edeceği, yalın gerçek bu değil mi? Kahramanlaştırıldı, bir simge haline geldi. Oysa şu anda bilyeleriyle oynamak, top koşturmak gibi sıradan şeyleri isteyecekti belki de. Berkin Elvan’dan çocukluğuyla birlikte sıradan biri olma hakkı da çalındı. Belki ileride hepimizin hayatını değiştiren lider olacaktı. Belki bir buluş yapacak, belki dünyayı sarsan bir sanatçı olacaktı. Belki o gün evde makarna, mantı gibi bir şey yapılsaydı, ekmek almaya gitmeyecekti. Belki… Belki… Belki… Berkin bizi sayısız belki’yle baş başa bıraktı. Dönüp bir anımızı anlatırken, belki on altı yaşımdayken onu tanımasaydım, şu seçimi yapsaydım gibi lafları ederken, yumruğumuzun boğazımıza inmesine neden oldu. O on altı ne demek hiç bilemeyecek…  
Sorabiliriz tabii: “Sizin on dört yaşındaki çocuğunuzun on altı yaş ihtimali elinden alınsaydı, ne yapardınız?” Bu soru, aslında psiko-sosyal dinamiklerimizin zavallılığının da kanıtıdır. Bir zulme ancak kendi başına gelme ihtimali nedeniyle mi karşı çıkmalısın? Halkın sık kullandığı bir yöntem, haksızlığı, zulmü durdurmak için empatiye başvurmak. “Ya senin kızın, ya senin oğlun, ya sen olsaydın?” Bu yönteme olan muhtaçlık da bizi “öteki”ne götürüyor yine. “Öteki” için işlemeyen vicdan için “ben”i devreye sokmaya çalışıyoruz. Ancak kendi bedeninde açılan yara sızlıyor çünkü bizim kültürümüzde.
“Öteki” ya da “ben” üzerine algı eğitiminin çocuklukta verilmesinden yanayım. Yerleştiğinde sökülmesi çok zor çünkü. Bir şey daha unutulmamalı kanımca. Zalimliği “ötekileştirme” ile mümkün kılanların en büyük yarası da “öteki olmak.” Onların bencilliğinin, kindarlığının temelinde “öteki olmamak için” iktidara duydukları hırs var. Yeniden öteki olmaktan öyle korkuyorlar ki, kendi yaralarını çocukların ölümüne taş kesilecek kadar önem vererek anımsıyorlar. Onları anlamadan, onlara anlatabilir miyiz? “Öteki”ni kabul etmeden biz olabilir miyiz? 

ÖNCEKİ HABER

Araştırmacı Bir Müzisyen: Reem Kelani

SONRAKİ HABER

Ankara'ya gelen tutuklu anneleri: Çözüm bulunana kadar ayrılmayacağız

Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa