Savaşın enstantanesi

Savaşın enstantanesi

Rebecca’nın parmağı kamera tuşuna bastıkça silahlar patlamaya devam ediyor. Kahramanın engelleyemediği fotoğraf çekme eylemi, silah seslerinin ritmik patlamasına yanıt olarak devam ediyor.

Zeynep Gizem ŞENEL

Patlamadan kaçan Rebecca’nın canhıraş koşuşturmasıyla açılıyor film. Toz bulutunun arasından sıyrılmaya çalışıyor incecik bir figür. Sofia Amara ya da Ruth Sherlock gibi efsanevi savaş muhabirlerinin yaşamından bir kesit sanki izlediğimiz. Norveçli yönetmen Erik Poppe’un 2013 Monreal Film Festivali’nden ödülle dönen filmi Binlerce Kez İyi Geceler, sadece savaşın korkunçluğuna değil, savaşın içinde yaşamayı meslek edinmiş muhabirlerin hayatına da değiniyor. Poppe’un kurgusu seyirciyi Rebecca(Juliet Binoche)’nın tutkusunun merkezine sürüklüyor.
Kamera, kadınlardan oluşan intihar bombacılarından hayli etkilenen Rebecca’yı merkezine alarak, gören ve görülen arasında gidip geliyor; görüntüleri hapsetme dürtüsünden vazgeçemeyen muhabirin takıntısına odaklanıyor. Kendisi de foto-muhabirliği yapmış olan Poppe, savaş alanlarındaki psikilojiye aşina olmasından mütevellit, kahramanına ailesiyle deniz kıyısında geçirdiği sevgi dolu ve huzurlu rahatlama anlarıyla kendisini tüketen işi arasında bir denge kurması için gerekli zamanı veriyor. Rebecca’nın kocası Marcus(Nikolaj Coster-Waldau) seçtiği bu zorlu mesleğin, adrenalin bağımlılığını ve tehlikeye duyduğu açlığı tatmin ettiğini düşünürken, kızı Steph(Lauryn Canny) için bu durum, anlaşılması güç bir terk edilişi sembolize ediyor. Ölümden dönmek, bardağı taşıran son damla oluyor; Rebecca, savaş ya da aile ültimatomuyla karşı karşıya kalıyor.
Ne kadar ironik ki, Steph aslında annesinin hayat verdiği karelerle büyümüş, kendisinden büyük bir gezegenin çekiminden kurtulamayan küçük bir uydu gibi aşık aslında Rebecca’nın yeteneğine. Sonunda, Rebecca da bir nebze haklı buluyor ailesini ve Kenya’daki nispeten daha güvenli bir göreve çekiliyor. Yalnız bu kez, Steph’i de alıyor yanına. Ancak, şiddet adeta zıt kutuplu bir mıknatıs gibi takip ediyor kahramanımızı. Rebecca, kızını güvenli bir yere gönderiyor; ancak kendisi; tutkusunun esiri olmaktan kurtulamıyor; bir kez daha sarılıyor makinesine.
Sonrasındaki arbedede, Rebecca bir çadıra sığınıyor; daha fazla fotoğraf çekebilmek için yerinden fırlıyor zaman zaman. Tehlikeye kayıtsızlığı daha büyük risk altına sokuyor Rebecca’yı. Silahlı yağmacıların insanları katlettiği bir ortamda, şiddetli, öfkeli bir arzu, Rebecca’yı, zorluyor; kendi gördüklerini başkalarının da görmesini, karşı çıkmaktan daha fazla imtina edemeyecekleri şeyleri önemsemelerini sağlamaya. Rebecca’nın parmağı kamera tuşuna bastıkça silahlar patlamaya devam ediyor. Kahramanın engelleyemediği fotoğraf çekme eylemi, silah seslerinin ritmik patlamasına yanıt olarak devam ediyor.
Film, kendini “Ateş Altında” gibi Hollywood yapımı aksiyonlarından ayrı bir yerde tutuyor. Bu filmlerde, kahraman politik adaletsizliğe karşın kendi tarafsızlığını sorgulamaya itilir. Ancak, Poppe’un karakteri asla tarafsız değil,o, seleflerinin gösteremediği cesareti gösteriyor; haksızlığa, vahşete karşı göğsünü siper ediyor adeta. Yönetmen, ekrandan uzanıp seyircisinin zihnine eğiliyor; ve Rebecca’nın tanıklık ettiklerini kayıt etmek, ölümsüzleştirmek arzusunu dillendiriyor; bu yüzden de, aksiyon sahnelerinde dahi palet, soluk, az renkli; tıpkı bir haber bülteninden fırlamış gibi açık renk ve donuk. Poppe ve görüntü yönetmeni Rosenlund, Rebecca’nın tek-dünya bakış açısını vurgulamak için Afganistan, Afrika ve Kuzey irlanda manzaralarını aynı palette vermiş.
Binlerce Kez İyi Geceler, insanlığa, vahşete, haksızlığa adanan bir ağıt değil, gerçeğin sesinin asla bastırılmamasını isteyen tiz bir çığlık...

[email protected]

www.evrensel.net